REJİM KRİZİNDE BÜYÜK SERMAYENİN SEÇENEĞİ
12 EYLÜL’ÜN RESTORASYONU
Egemen büyük sermaye sınıfının iç bölünmelerinin ve gerilimlerinin yol açtığı siyasal rejim krizinin yarattığı sarsıntılar düzenin duvarlarını titretmeyi sürdürüyor. Duvardan sökülen kopan taşların yer yer gedikler açtığı, işçi hareketinin sıcak soluğunun bu gediklerden içeri sokularak Ankara’nın soğuk buzullarını yaladığı izleniyor. Büyük sermaye tekelleri ve siyasal temsilcileri, yakın geleceğin temel yönelimini belirleyecek tek bir önderlik etrafında birleşemiyor, bu nedenle farklı siyasal-toplumsal yönelişlere sahip farklı burjuva karargahlar arasında sertleşme eğilimleri gösteren bir gerilim ve çatışmanın işaretleri birikiyor. Geçen yüzyılda, örneği Osmanlı İmparatorluğunun dağıldığı ve yıkıldığı dönemde gözlenen boyutlarda bir siyasal kaos ve fırtınanın haberci bulutları ülkenin ufuklarını kaplıyor.
Ankara’da ilerleyen kaotik siyasal süreç, hareketimizin bir bütün olarak gelişmelerin hızını yakalama ve yorumlamada yetersiz kaldığını, geciktiğini, gelişmelerin gerisinden sürüklendiğini de gösteriyor. Fırtına hızıyla ilerleyen siyasal gelişmeleri, günübirlik yorum ve analizlerle kavramak gittikçe güçleşiyor. Gözlerimizin önünde şekillenmekte olan büyük resmi görmekten aciz çok sayıda burjuva yorumcu da parçalı kırıklı analizlerin peşine takılıyor, gelişmeleri geriden izliyor. Bazı istisnalar hariç tutulacak olursa, sol muhalefetin geniş yelpazesi içinde yer alanlar da, fareli köyün kavalcısını izlemeye teşne görünüyor. Pusulasızlık, irili ufaklı burjuva ve küçük burjuva özneleri ve bunlardan etkilenen işçi hareketi içindeki unsurları, büyük sermayenin nisbi ağırlığa sahip karargahlarının safına sürüklüyor.
Kaygan ve değişken zemindeki hızlı gelişmelerin işaret ettiği ana yöne dair bazı saptamalarımızı kamuoyu ile paylaşmamız, sol saflarda da etkili olan burjuva öznelerdeki savrulmaları sergilememiz, gelişmelerin gerisinden sürüklenmeye son verebilmek açısından önem taşıyor.
GELİŞMELERİN MADDİ TEMELİ: SERMAYE BİRİKİMİ SÜRECİNİN KRİZİ
Türk büyük sermaye tekellerinin Batı pazarlarına yönelik ucuz emek kaynaklı rekabet gücüne dayanan ihracat eksenli sermaye birikim modeli tıkanmış gözüküyor. Bu tıkanma, kapitalist sistemin uluslararası krizinin de etkisiyle oldukça boğucu ve derin bir kriz biçiminde yaşanıyor.
Nitekim Davos 2010 toplantısında “Büyüme de tek başına işsizliğe çare olmayabilir” diye buyuran Güler Sabancı, aynı gerçeğe işaret ediyor (Cumhuriyet 28.1.2010). Burjuvazinin sermaye birikimi sürecinde yüzyüze geldiği kriz, Türk kapitalizmine özgü değildir, küresel kapitalist sistemin bütününün bir özelliğidir. Kapitalist sistemin üretici güçlerin geliştirilmesine dayanan yeni sermaye birikim modelleri geliştiremediği bir evreye girildiği anlaşılıyor. Geç-kapitalizm olarak tanımladığımız bu evrede kapitalist sistem artık aş ve iş üretemiyor, herkese konut, sağlık hizmeti ve eğitim tedarik edemiyor. Sermaye sınıfının küresel egemenliği açısından insanlık artık bir nüfus fazlasını temsil ediyor. Çorba, yuva, giysi, eğitim, sağlık hizmeti sağlayamadığı insanlığın bu nüfus fazlasını kapitalist sistem küresel ölçekte savaşlar ve doğal felaketlerle yok etme alıştırmaları üretiyor. (Yaklaşık 10 yıl önce AB kapısındaki Türkiye için hızlı büyüme ve işsizliğin azalacağı bir dönem hayalini savunan ve Avrupa Birliği içinde bir “sol” stratejiyi sendikalizm ile birleştirmeyi propaganda eden sol-liberal yazıcılarımız, örneğin Kristal-İş sendikası uzmanı ve ÖDP Parti Meclisi üyesi Aziz Çelik gibileri anımsanmalı)
Eczacıbaşı Topluluğu Üst Yöneticisi Erdal Karamercan da, Türkiye’de yeni bir büyüme ve sanayileşme rotası olmadan gidilebilecek son noktaya varıldığını savunarak “Özellikle büyüme stratejimizde dışsatım odaklı, sanayi ve hizmet üretiminde katma değer yaratabilecek sektör ve işkollarına destek sağlamaz ve yüksek açık, düşük kur, yüksek faiz sarmalından kurtulamazsak işimiz güç olacak” diye mevcut krizi açıklıyor (Cumhuriyet 18.1.2010: 13). Bu bakış açısının fazlasıyla öznel olduğu sanılmamalı. “24 Ocak- 12 Eylül rejimi” çerçevesinde ucuz emek sömürüsüyle üretilen malların ihracatına dayalı sermaye birikim politikasında varılabilecek en dip noktaya varıldığını itiraf eden bu beyanat, Türk büyük sermaye tekellerinin de önlerini görmediğini, yüksek teknolojili ve sermaye-yoğun sektörlere sağlanacak yatırım desteğiyle Eczacıbaşı gibi grupların sermaye birikimi açısından soluk alabileceğini, ama 75 milyonluk Türkiye nüfusunun bu çözümlerle nasıl iş bulacağını, karnını doyuracağını, giydirileceğini, barınacağını, ısınacağını, hastasına ilaç ve tedavi olanağı sağlayabileceğini açıklayamadığını gösteriyor.
2001 krizini izleyen AKP yılları, büyük tekelleri yabancı ortaklarla kolkola devlet mallarının kamu mülkünün yağmalanmasına davet eden bir kurtlar sofrası yarattı ve bu yolla sermaye birikimi krizini öteledi. Şimdi 2008-2009 dünya krizinin orta yerinde deniz bitti ve 12 Eylül’ün sermaye birikim modeli duvara tosladı. Varılan noktada, Türk burjuvazisinin en azgın ve yabancı ortaklıklar yoluyla küresel sermaye çıkarlarıyla en fazla birleşmiş kesimi için, Türkiye artık bir fazlalıktır. Türkiye’nin kendini doyuramayan besleyemeyen, giydiremeyen 75 milyonluk nüfusu, Türkiye Cumhuriyeti’nin sermaye birikimi açısından anlamını yitirmiş bir iç pazara dayanan ulusal coğrafi sınırlarının ölçeği, kurtulunması gereken bir yüktür. Türk tekelci sermayesi, giydirip besleyemediği fazla nüfusu artık AB ülkelerine işgücü olarak ihraç edemiyor, AB üyeliği sürecinin de tıkandığı koşullarda, burjuvazinin fazla nüfus için tek projesi, ucuz asker olarak donatılmış yoksul Mehmet’lerin emperyalist askeri maceralarda (Afganistan’da, Somali’de, Yemen’de vs.) kırdırılmasıdır.
1970’lerin başında kapitalist sistemin çevre ülkelerinde, iç pazara yönelik ithal ikameci sanayi üretimine dayanan ama yabancı sermaye, yatırım malı ve ara malı girdileri bakımından dışa bağımlı olan sermaye birikim modelinin, emperyalist sömürüye daha fazla kaynak transferi yapamaz, ödemeler dengesi açığını sürdüremez, emperyalist tekeller ve yerli ortakları lehine sermaye birikimini sürdüremez duruma geldiği biliniyor. Emperyalist merkezlerin kendi ülkelerinde düşen kâr oranlarını büyütmek ve kendi işçi sınıflarının mücadeleyle kazanılmış nisbeten yüksek ücretlerinin düzeyini aşağıya doğru bastırmak ve sosyal haklarını budamak amacıyla üretim faaliyetlerini çevre kuşaktaki ülkelere taşıdığı, Türkiye gibi çevre kapitalist ülkelerde ortaklıklar kurulmasına, karşılıklı ticaret ilişkilerinin ve sermaye ihracının serbestleştirilmesine hız verdiği bu yıllarda, emperyalist kâr arayışının yön verdiği neo-liberalizm ve emperyalist askeri saldırganlık politikaları tırmandırıldı, çevre kuşakta yer alan kapitalist ülkelerde (Yunanistan, Endonezya, Filipinler, Güney Kore, Şili, Türkiye, Pakistan, Arjantin, Uruguay, Bolivya, Brezilya vs.) askeri darbelerle faşist diktatörlük rejimleri tesis edildi, sosyalist sistemi istikrarsızlaştırıcı saldırgan silahlanma ve askeri yayılma politikaları tırmandırıldı, sosyalist ülkelerde karşı-devrimlerin hayata geçirilmesi hedeflendi ve büyük ölçüde başarıldı, Falkland adaları, Grenada, Yugoslavya, Irak, Afganistan işgal edildi. Bu dönemin çevre ülkeler için öngörülen sermaye birikim modeli, ucuz emek gücüne dayalı ucuz üretim temelinde emperyalist Avrupa ve ABD pazarlarına ihracat politikasıydı.
Yurt dışından yatırım malı, ara malı ve para-sermaye girişlerinin tıkanmasını aşmak zorunluluğu ile Türk sermaye tekelleri bu sermaye birikimi modeline balıklama atladı. Başta Avrupa olmak üzere dış pazarlara yönelik ucuz emeğe dayalı ucuz üretimin yolu, “24 Ocak- 12 Eylül rejimi” koşullarında açıldı.
30 yıl sonra bugün, tepeden inme askeri faşist bir darbe ile kurulan 12 Eylül rejimi, tekelci sermaye oligarşisinin egemenliği açısından aşınmış ve kullanım süresi tamamlanmış bir rejimdir. Fiziksel varoluş sınırlarına dayanmış olması nedeniyle artık daha fazla ucuzlatılamayan işgücünün sermaye birikimine kaynaklık edememesi sonucunda, ucuz emeğe dayanan ihracat, sermaye birikimi modeli olarak 2001 krizi öncesinde ömrünü tamamlamış bulunuyordu.
Son 10 yılı da kamu mülkiyetindeki mal ve mülkün, doğal kaynakların ve kentsel rantların yağmalanmasıyla geçiren küresel sermaye ile bütünleşmiş tekel grupları, artık Eczacıbaşı yöneticisinin veciz ifadesiyle sermaye-yoğun yüksek teknolojili üretim modelini esas alma arayışındadır. Ne var ki bu arayış, Türkiye Cumhuriyeti ölçeğini fazlalık olarak görüyor, 75 milyonu aşkın halka çalışabileceği bir iş, barınabileceği bir ev, karnını doyurabileceği sıcak bir tas çorba temin edemiyor.
Devletin temelinden çatısına derin bir sarsıntının ve çözülmenin eşiğine ülkeyi getiren maddi temel, emperyalist sermaye ile çıkarları ortaklaşmış tekeller zümresinin egemenliğidir. “24 Ocak- 12 Eylül rejimi”nin de temelini oluşturan aynı sınıfsal çıkarlar, bugün, aşınmış 12 Eylül rejiminin restorasyonu çabası içindedir. 12 Eylül’ün restorasyonu, bir kez daha toplumsal muhalefetin ezilmesini ve teslim alınmasını, ülkenin ve halkın emperyalist çıkarlara kurban edilmesini davet ediyor.
RESTORASYON SİYASETİNE TEORİK BAKIŞ
Restorasyon siyasetinin tarihsel toplumsal ilerleme sürecinde oynadığı rol, uygulandığı farklı toplumlarda farklı dönemlerdeki etki ve sonuçları hakkında birkaç teorik vurgu yapmadan, burjuvazinin “12 Eylül’ün restorasyonu” seçeneği anlaşılamaz.
Restorasyon siyaseti, tarihteki belli başlı örneklerine bakıldığında da anlaşılacağı üzere, toplumsal ilerlemeye karşı egemen güçlerin yönetici konumunu tahkim etmenin biçimlerinden biridir. Restorasyon siyasetinin gericiliği tahkim etme, yeniden yapılandırma, onarma gibi anlaşılması gerekir. Öte yandan restorasyon siyaseti, basitçe herhangi bir gericilik eğilimi olarak tanımlanamaz, bundan daha ötesini temsil eder, daha kapsamlı ve karmaşıktır.
Restorasyon siyasetinin en önemli örnekleri, toplumsal ilerlemenin hızlandırıcısı devrimlerin soluğunun tükendiği karşı-devrim dönemlerinde yaşanmıştır.
Devrimin yıktığı geri toplumsal ilişkileri yeniden tesis eden, onaran, eski düzenin siyasal temsilcileriyle yükselen ilerici sınıfın devrimci gelişmenin sonuna kadar gitmesinden ürken ve geri çekilen temsilcileri arasında bir uzlaşmayı temsil eden bu örneklere, İngiliz ve Fransız burjuva devrimlerini izleyen karşı-devrim süreçlerinin sonrasında rastgeliniyor. 1980’lerin sonunda Rusya’da ve Doğu Avrupa’da kurulu sosyalist devletlerin uğratıldığı restorasyon da, karşı-devrim sürecinde kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden tesisine denk düşmektedir. Ancak restorasyon siyasetinin her zaman bir siyasal karşı-devrim sürecini izlemediği de bilinmektedir. Bazan restorasyon, eski düzenle uzlaşan devrimci iktidarın bazı temsilcileri tarafından bir siyasal karşı-devrim öncesinde de uygulamaya geçebilmekte, karşı-devrimin hazırlayıcısı ve maddi temellerinin oluşturucusu işlevini üstlenebilmektedir. Sovyetler Birliği’nde 1950’lerden başlayarak özel mülkiyet ilkesinin restorasyonu doğrultusundaki sinsi ve ufak adımlarla döşenen zeminin, Çin Halk Cumhuriyeti’nde 1960’lardaki sözde kültür-devrimi kampanyasıyla girişilen parti yıkıcılığının, her iki büyük sosyalist ülkede 1980’lerden başlayarak izlenen özel mülkiyete açılım, reform ve yeniden yapılanma siyasetlerine yol açması, restorasyon programlarının bu özelliğine örnektir.
Restorasyon siyasetinin doğrudan devrim ve karşı-devrim süreçleriyle ilişkisi bulunmayan, sömürücü sınıfın egemenliğini sürdürme, modernleştirme, yeniden düzenleme ve tahkim etme uygulamalarını kapsayan, böylece toplumsal ilerleme dinamiklerinin miadı dolmuş egemenlik biçimlerine devrimci bir saldırısını önlemeyi veya geri bir egemenlik sistemini modernleştirerek rakipleri karşısında istikrarlı ve güçlü bir düzen olarak muhafazasını öngören örnekleri de bulunur. Feodal Japonya’yı hızla kapitalist gelişme yoluna sokan ve modernleştiren Meiji restorasyonu, modernist batılı ilkelerle doğulu Japon değerlerinin sentezine dayanan ve imparatorluk iktidarının tekelini restore eden bir yeniden yapılanmayı temsil ediyordu. İmparator iktidarının meşruiyeti üzerinden kurulan yeni rejimin temel hedefi “ülkenin zenginleşmesi ve güçlü bir ordu” sloganı ile ifade ediliyordu. Feodal mülkiyet altındaki toprakları İmparator’un merkezi denetimine veren yeni rejim, Japonya’da güçlü bir merkezi ulusal birlik sağlanmasının temelini oluşturdu. Feodal bir zümre olarak Samurai sınıfı tedrici önlemlerle tasfiye edildi ve zorunlu askerlik uygulaması başlatıldı. Feodal Almanya’da Bismarck tarafından yukardan aşağıya başlatılan ve Almanya’nın ulusal birliğini ve kapitalist sanayileşmesini hedefleyen restorasyon siyaseti de benzer bir örneği temsil ediyordu. Her iki örnekte, eski düzenin seçkinleri kapitalist modernleşme temelinde yeniden yapılandırıldı ve egemen soylu tabaka yukardan aşağıya burjuvalaştırıldı.
Restorasyon siyasetinin karşı-devrim süreciyle ilişkisiz bir başka tarihsel örneği ise, 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında Batılı güçler tarafından işgal edilen Batı Almanya’da yıkılan Nazi rejiminin ardından kapitalist sistemin restorasyonudur. Ilımlı bir Nazizmden arındırma politikasının eşlik ettiği bu dönemde, Doğu Avrupa’da kurulan sosyalist iktidar örneklerine karşı tahkim edilmiş bir kapitalist sistemin muhafazası esas alındı. Bu örneğin bir benzeri İspanya’da Franko faşist diktatörlüğünün son bulmasının ardından yaşandı.
Franko rejiminin tasfiyesi, Franko işbaşındayken 1960’larda başlatılan uzun ve tedrici bir liberalleşme temelinde yürütülen restorasyon siyasetinin, Franko’nun eceliyle ölmesi sonrasında Bourbon hanedanından Kral Juan Carlos’a emanet edilmesi ekseninde tamamlandı. Kral’ın meşruiyetini temin eden ve bizdeki operet darbecilerini andıran 1981 Yarbay Tejero “darbe girişimi”nin Kral tarafından bastırılmasıyla (dolayısıyla Kral Juan Carlos’un darbe önleyici olarak meşrulaştırılmasıyla) yol alan restorasyon siyaseti, İspanya kapitalizminin NATO’ya ve Avrupa Birliği’ne entegre edilmesiyle sonuçlandı. Faşist diktatörlük rejimlerinin miadını tükettiği veya denetimli olarak “yıkıldığı” her iki örnekte, restorasyon siyasetinin temel nitelikleri, ekonomik ve siyasal liberalleşme ekseninde kapitalist sistemin muhafazasının gözetilmesiydi. Yeni rejim, İspanya örneğinde faşist diktatörlük yerine gerici bir meşruti monarşi sisteminin geçirilmesiyle, Batı Almanya örneğinde ise eski rejimin burjuva ve bürokratik seçkinlerinin Nazi üniformaları yerine sivil kostümlere bürünmüş olarak işbaşında tutulmasıyla ve rehabilite edilmesiyle kuruldu.
Gerici restorasyon siyasetleri ve özellikle bu siyasetin karşı-devrimlere eklendiği örnekler, tarih boyunca toplumsal ilerlemenin engeli olmayı gözetmiştir. Restorasyon siyasetinin ve karşı-devrimci girişimlerin, tarihin tekerleğini durdurma iddiası, ilerlemeyi toptan tasfiye etme gayesi, hedefledikleri geri aşamalara insanlığı döndürme niyetleri, bir yanıyla, tarihsel olarak olanaksızdır. Fransız Krallığı’nı diriltme ve Bourbon hanedanını yeniden işbaşına getirme çabası, Romanov hanedanı’nı Rus Çarlığı tahtına yeniden oturtma niyeti, Hilafeti ve Osmanlı İmparatorluğu’nu yeniden tesis etme girişimleri bu nedenle tarihsel olarak olanaksızdır. Ortaçağ’ın Hıristiyan-Müslüman-Musevi dinsel ideolojilerini insanlığın zihninde yeniden egemen kılma çabaları da aynı nedenlerle tarihsel olarak olanaksızdır. Bu nedenle miadını doldurmuş feodal düzenleri yıkan devrimleri izleyen karşı-devrim ve restorasyon süreçleri, yıkılan feodal düzenin maddi temellerinden çok siyasi-sosyal-kültürel üstyapısını restore etmeyi başarabilir. Bourbon hanedanının yeniden restore edildiği 1810’lar Fransa’sında yaşanan pek çok olay, devlet bayrak ve sembollerinin değişimi, muhalif cumhuriyetçilerin yargılanması, Napoleon’un 1815 darbe girişimi, orduda cumhuriyetçi subaylara yönelik tasfiyeler, kralcı beyaz terör, poliste kralcı güçlerin kadrolaşması, seçim sisteminde muhaliflerin etkinliğini kırmaya yönelik hile ve tasarılar geliştirilmesi buna örnektir ve bu örneklerin restorasyon Fransa’sı ile sınırlı olduğu söylenemez. Burjuva devrimlerinden farklı olarak, toplumun maddi temellerindeki dönüşümün esas olarak işçi sınıfının siyasi iktidarı ele geçirmesi sonrasında gerçekleştiği sosyalist devrim örneklerinde bile, karşı-devrim ve restorasyon süreçlerinden yıllar sonra bile sosyalist ekonominin ve toplumsal hayatın bazı özelliklerinin yaşamaya devam ettiği bilinmektedir.
Bununla birlikte, kapitalizmin tarihsel evriminin farklı aşamalarında, restorasyon siyasetinin toplumsal ilerleme sürecine etkilerinin başkalaşması da göz ardı edilmemelidir. Burjuvazinin ilerici barutunu henüz tamamen tüketmediği, yükselen yeni ilerici sınıfın (işçi sınıfının) ve ezilen hakların ilerleme bayrağını henüz tamamen ellerine almadığı kapitalizmin erken gelişim aşamalarında, 17-18-19. yüzyılların burjuva devrimlerini veya 20. yüzyılın ulusal kurtuluş devrimlerini izleyen restorasyon ve karşı-devrim siyasetleri bile nesnel ve tarihsel olarak ilerleme sürecinin kazanımlarının bir bölümünü (hiç kuşkusuz yükselen burjuvazinin çıkarlarına denk düşen bölümünü) sahiplenerek ve benimseyerek “tarihsel olarak ilerici” bir rol oynayabiliyordu. Ancak devrimci ilerici gelişimin hızlandığı, yükselen burjuvazinin ilerici barutunu kullandığı, toplumun diğer alt sınıf ve tabakalarını kendi bayrağı etrafında birleştirerek iktidara yöneldiği kapitalizmin erken evrelerinde, “tarihsel olarak ilerici” olmak ile “güncel olarak ilerici olmak” arasındaki mesafenin daraldığı biliniyor.
Kapitalizmin gelişiminin bir sonraki evresinde, merkezde yer alan ülkelerin “emperyalizm” aşamasına vardığı kapitalist sistemin bugünkü geç evresinde ise, burjuvazinin ilerici barutunun tükendiği, ilerleme bayrağının işçi sınıfının eline geçtiği, gericileşmiş ve asalaklaşmış burjuvazinin restorasyon siyasetlerinde tarihsel olarak ilerici olan ile güncel olarak ilerici olan arasındaki mesafenin açıldığı biliniyor. Demek ki bugünkü geç-kapitalizm koşullarında, restorasyon siyasetinin hiçbir biçimi, ilerleme sürecine engel ve tıkaç oluşturmak dışında bir işlevi taşıyamaz. Hiçbir restorasyon çabası, devrimle yıkılmış olsun veya olmasın, tarihsel olarak miadı dolmuş çürüyen ve çözülen bir yapıyı aynen ayağa dikemez. Restorasyon siyaseti, bu nedenle, somut tarihsel ve toplumsal koşullarda bir mücadelenin konusu olarak başarılı olabilir veya olmayabilir. Başarılı olmazsa, somut ve güncel gerici hedeflerine ulaşamazsa, çürüyen ve çözülen yapı ergeç ya bir devrimle yıkılır veya rakipleri tarafından yutulup yok edilir. Başarılı olursa, somut ve güncel gerici hedeflerine erişirse, miadı dolmuş ve tarihsel olarak aşılmış bir düzeni muhafaza etme ve ayağa kaldırma ile sonuçlanabilir, dolayısıyla hedeflerine erişen her restorasyon girişimi aslında toplumsal ilerlemeyi engelleyen ve yavaşlatan bir gerici siyaseti temsil eder. Restorasyon siyaseti bu nedenle “istikrar, özgürlük, refah, kutsallaştırılmış dinsel veya milliyetçi değerler, liberalizm, demokrasi, piyasacılık ve özel mülkiyet” gibi vazgeçilmez söylem ve arayışları kapsar.
Hemen her durumda, ilerlemenin alttan alta işlerliği devam eden maddi nesnel temeli, ergeç bu restorasyon makyajının parıltılı pullarını ve gözalıcı boyalarını yıpratıp döker, çürümüş düzenin “kaos, diktatörlük, geniş halk yığınlarının açlığı ve yoksulluğu, ikiyüzlü mukaddesatçılığın şeytani çehresi, totaliterizm, ekonomik tekelcilik” eğilimlerini her seferinde eskisinden daha güçlü olarak yeniden üretir ve ortalığa saçar. Şu halde her restorasyon girişimi, muhafazaya yöneldiği rejimi ayağa kaldırabilme başarısını gösterdiğinde, o rejim artık eskisinden başka bir rejimdir, “aynı nehirde iki defa yıkanılamaz”. Ne varki her başarılı restorasyon, restore ettiği miadı dolmuş düzenin çelişkilerini eskisinden daha güçlü olarak yeniden üretir, kendi iç çatışma ve gerilimlerinden arınamaz, nihayette başarısızlığa mahkumdur.
Ancak Marksist diyalektiğin tarihe uygulanmasının yasalarını bilmeyenler, Marks’ın esas katkısının tarihe müdahale edecek toplumsal öznenin keşfi ve bu öznenin mücadelesini ve iradesini seferber etmenin koşullarının ortaya çıkarılması üzerine odaklandığını anlamayanlar, “tarihsel olarak olanaksız” kavramından kendiliğindenci ve kaderci naif bir iyimserlik bekleyebilir.
Dolayısıyla Fransız Krallığı, Rus Çarlığı, Osmanlı İmparatorluğu bugünün koşullarında yeniden diriltilebilir, Papalık, Ortodoks Patrikliği, İslam Hilafeti rehberliğinde dinci ideolojinin egemenliği bugünün koşullarında yeniden kurulabilir. Ölü rejimlerin ve ölü ideolojilerin yeniden ayağa kaldırılması, bu rejim ve ideolojilerin tarihteki rollerine (feodal sistemin çöküşü yüzyıllarına) aynen geri dönülmesini değil, bugünkü geç-kapitalist sistemin çöküşü çağındaki yeni işlevlerine soyundurulması demektir. Bu nedenle, “tarihsel olarak olanaksız olan”ın, güncel olarak da olanaksız olduğu öne sürülemez.
Restorasyon siyasetiyle diriltilmek istenen rejim ve ideolojiler, bugün birer hortlak değil (öyle olsaydı korkmak ve karşı durmak gerekmezdi) gericiliğin güncel ve somut görünümleridir. “Ilımlı” İslam, “Modern” Hıristiyanlık, “Modern” Siyonizm, ve bunlara eşlik eden piyasacı-liberalizm, milliyetçilik gibi akımlar, insanlığa yöneltilmiş çeşitli ideolojik, siyasal ve kurumsal biçim ve çeşitleriyle birlikte gericiliğin bugünün koşullarındaki en sivri uçlarını temsil ediyor.
İnsanlığın savaşsız ve sömürüsüz bir dünyaya yürüyüş mücadelesinin önündeki en önemli engeller olarak “mahşerin bu üç-beş atlısı”, bugünkü biçimiyle “ılımlı”, “modern” ve “sosyal” değil “aşırı, köktenci”, “pre-modern arkaik” ve “anti-sosyal” olarak nitelendirilmeyi hak ediyor. Şu halde, restorasyon siyasetiyle diriltilmek ve muhafaza edilmek istenen rejim ve ideolojileri değerlendirirken, bu dirilişin geçmişte kalmış örneklerine bakarak bugün bir ilerlemeyi temsil etmeleriyle avunmak mümkün değildir. Restorasyon siyasetinin örneklerini değerlendirirken, hangi çağda gerçekleştiklerine bakmak temel koşuldur. Bugünkü koşullarda, toplumsal ilerlemenin nesnelliğinin insanlığı kapitalizmden sosyalizme geçiş için seferber olmaya ittiği bu tarihsel çağda, restorasyon siyasetinin örneklerini değerlendirirken, bu siyasetlerin “bugünkü koşullarda neyi temsil ettiği?” sorusuna odaklanmak gerekir.
RESTORASYON SİYASETİNİN POLİTİK AĞIRLIK MERKEZİ
Burjuva diktatörlüğünün muhafazası ve yeniden yapılandırılması siyasetinin bütün tarihsel örneklerinde, politik ağırlık merkezinin, burjuvazinin siyasal egemenlik biçimi olarak devletin çelik çekirdeğinin yeniden düzenlenmesi odaklı oluşu dikkat çekicidir.
Burjuva devletinin “çelik çekirdeği” kavramına yakından bakmak elzem. Bu kavramı, Leninist parti teorisinde yer alan ve işçi sınıfının siyasi kurmay heyetinin beyni ve kalbi olan “Leninist çelik çekirdek” kavramından uyarlıyoruz.
Leninist parti teorisinde “çelik çekirdek” kavramının, işçi sınıfının siyasal hareketinin en deneyimli, en kararlı, en mahir, en bilinçli unsurlarını bir araya getiren ve sürekliliği olan öncü kadroyu tanımladığı biliniyor. Modern sınıf mücadeleleri içinde işçi sınıfıyla karşı karşıya gelen burjuvazinin de az çok sürekliliği olan böyle bir kadronun yönetiminde hareket ettiği bilinmekle birlikte, burjuva devlet ve siyaset teorisine ilişkin yazında burjuva devletinin örgütlenmesinde ve işleyişinde bu kadronun rolü ve işlevi konusunun fazlasıyla ihmal edildiğini, bu ihmalin kendi saflarımızda Leninist “çelik çekirdek” kavramının ihmaline denk düştüğünün altı çizilmelidir.
Bütün burjuva devletlerinde, burjuvazinin siyasal egemenliğinin çekirdeği, yürütme organı hükümet içinde yer alan bir “iç kabine” ile daimi ordu ve devlet bürokrasisi içinde yer alan ve siyasal zor tekelini elinde bulunduran “bürokratik oligarşi” etrafında örgütlenmiştir. Burjuva devletinin somut koşullara ve sınıf mücadelesinin dengelerine bağlı olarak daha gerici ve baskıcı biçimlere büründüğü veya daha açık ve nisbeten demokratik biçimlere büründüğü koşullarda, bu “çekirdek hükümet” ve “bürokratik oligarşi” yapısının muhafaza edildiği biliniyor. Toplumsal rıza ve meşruiyet üreticisi kurumlar olarak parlamento, siyasal partiler, seçim mekanizmaları, mahkemeler, medya bu çekirdeğin etrafında somut tarihsel ve toplumsal koşullara bağlı olarak burjuvazinin sınıf egemenliğini sürdürme ve koruma bakımından somut ve değişken işlevler üstlenebilir. Ancak sermaye sınıfının egemenliğinin muhafazasında kalıcı ve nihai güvence, bahsi geçen “çelik çekirdek” kavramıyla anlaşılabilir.
Burjuva devletinin çelik çekirdeğine biraz daha yakından bakıldığında, burjuvazinin siyasal iktidar iradesini temsil eden en bilgili, deneyimli, yetenekli ve az çok daimi unsurlardan oluşan bir kadroyu birleştiren “iç hükümet” ve “bürokratik oligarşi” yapılanması dikkat çekmektedir. İç hükümet, esas iktidar organıdır ve İçişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Maliye Bakanlığı etrafında yapılanmıştır. Bu bakanlıklar ve ilişkili olduğu bürokratik oligarşinin kurumları (MGK, Mahkemeler, Hapishaneler, Polis örgütü, Ordu, Vergi Daireleri) burjuva sınıf egemenliğinin esas halkalarıdır. İşçi sınıfı, tekelci sermaye dışındaki küçük ve orta burjuva yığınlar, köylülük üzerindeki egemenlik, bu halkalar üzerinden sağlanır ve sürdürülür. İlgi çekici olan, istisnasız bütün burjuva devletlerinde, bu çelik çekirdek içindeki kurumlarda yer alan isimlerin izi sürüldüğünde hep aynı isimlere ulaşılmasıdır.
Hükümetin dış halkası (Sağlık Bakanlığı, Çalışma Bakanlığı, Çevre Bakanlığı, hatta Dışişleri Bakanlığı vs.), parlamento gibi kurumlar aslında burjuvazinin siyasal iktidar aracı değil, bu iktidar kurumlarına toplumsal meşruiyet ve rıza üretme araçlarıdır. Bu biçimiyle, burjuva devletinin çelik çekirdeğinin gerçek politik egemenlik kurumlarını temsil ettiği, parlamento ve dış kabine gibi yapıların ise burjuva devletinin politik-olmayan yanını oluşturduğu varsayılabilir.
Sermaye birikimi rejiminin yeniden yapılandırılmasının, emeğin ucuzlatılması ve ucuz emek temelinde ucuz ihracata dayalı sermaye birikimi rejiminin tesisinin, yani 24 Ocak Programı’nın hayata geçirilmesinin, böylelikle egemen burjuva sınıfının içinde çıkarları emperyalist tekellerle barışık bir zümrenin palazlandırılmasının ve mutlak iktidarı ele geçirmesinin, 12 Eylül Faşizmi koşullarında nasıl sağlandığı iyi biliniyor. Evren-Özal diktatörlüğü olarak kurulan bu siyasal rejim, toplumsal meşruiyet ve rıza üretme aracı olarak parlamentonun ve seçim mekanizmalarının askeri-bürokratik vesayet altına alındığı, kuvvetler ayrılığı ilkesi kaldırılarak mahkemelerin hükümet vesayetine bağlandığı, burjuvazinin toplumsal-ideolojik egemenlik mekanizmaları arasında yer alan medya ve akademinin YÖK, RTÜK ve hükümetin doğrudan ve büyük sermayenin dolaylı denetimine alındığı, Ordu, İstihbarat ve Polis bürokrasisinin muhalif unsurlardan temizlenerek NATO vesayetine alındığı bir süreç içinde inşa edildi.
1980’lerin sonundan bu yana yükselen sınıf mücadelesi, demokratik hak ve özgürlük talepleri, 12 Eylül rejiminin duvarından söktüğü tuğlalarla rejimi aşındırdı. Türk kapitalizminin kendi evrimi, bölgesel değişimler, emperyalizmin ve Türkiye’deki çıkar ortaklarının Türkiye Cumhuriyeti’nin ölçeğini fazlalık olarak gören yeni sermaye birikim modelleri arayışı, 12 Eylül rejiminin miadını doldurdu. 12 Eylül ile palazlanan tekelci sermaye zümresi, şimdi emperyalizmin doğrudan müdahalesiyle hem sivil toplum düzleminde hem de siyasal rejim düzleminde yaşanan krize yanıt olarak, yeni bir siyasal-ekonomik yapılanma programını şekillendirmeye ve hayata geçirmeye çabalıyor.
12 EYLÜL’ÜN RESTORASYONU PROGRAMI
12 Eylül faşizmi ile mutlak ekonomik ve siyasal iktidarı ele geçirmiş bu tekelci sermaye zümresinin yeni rejim arayışının özü nedir? Bu konuda rivayet muhtelif. Tekelci sermaye zümresinin ve pro-emperyalist seçeneklerin peşine takılmaya teşne sol-liberal çevreler, 12 Eylül’den liberal ve özgürlükçü bir açılım ile çıkış ve barış içinde demokrasiye geçiş umudunu propaganda ediyor. Kürt ulusal-demokratik hareketinin de savaş yorgunluğu üzerinden bu propagandaya yatmaya eğilimli olduğu anlaşılıyor.
İşçi sınıfı sosyalizmi mihverinde konumlananların ve işçi sınıfı eksenine yakın duranların ise, yeni rejim arayışlarının amacının 12 Eylül’ün restorasyonu olduğunu sezdiği görülüyor.
Bugün emperyalist çevrelerden, ABD ve Avrupa Birliği odaklarından, işbirlikçiliğin şahı AKP hükümetinden, Vatikan’daki Papalık’tan, İstanbul’daki Patrikhane’den, Kudüs’teki Siyonist şeriat devletinden, her boydan ve soydan hilafetçi-şeriatçı-islamcı gericilik odağından, NATO’nun kucağında oturan Genelkurmay’dan, liberal, neo-liberal, sol-liberal, milliyetçi-liberal ve Kemalist-liberal medya organlarından, TÜSİAD-MÜSİAD-TUSKON-TOBB vs. büyük sermaye lobilerinden yayılan mesajların ortak noktası, 12 Eylül’ün restorasyonunu hedefleyen yeni bir siyasal rejimin ve bu rejimin ekonomik temellerinin kurulmasıdır.
Tarihsel olarak olanaksız ancak güncel olarak gerçekleşebilir bu gerici hedef, 12 Eylül’e seçenek oluşturamaz çünkü 12 Eylül’ün gerici ve anti-sosyal amaçlarını günümüz koşullarında restore etmeyi amaçlıyor. Bunun belirtileri nedir?
Devletin çelik çekirdeğinde gerçekleşen yeniden yapılanmaya ilk bakışta bile, bu gerçeği görmemek olanaksızdır. Sivil toplumda, egemen sermaye sınıfının iç mimarisinde, medya tekellerinde, hükümetin dış kabine tarafında, parlamentoda 8 yıldır devam edegelen restorasyon siyaseti, buradaki denge değişikliklerinin zorladığı bir darbe girişiminin 2010’u izleyen dönemeçte hızlandırılmış bir siyasal rejim değişikliği yönünde işlediğini düşündürmektedir.
NATO, ABD ve Avrupa Birliği himayesinde gerçekleşmesi olası bu “Ak Darbe” girişimi, ordu subay kademelerinde devam eden tasfiyeler, 12 Eylül’ün doğrudan cuntaya bağlı DAL kurumlaşmasını veya Nazi rejiminin Gestapo kurumunu andıran “Kamu Düzeni Ve Güvenliği Müsteşarlığı” tesisi girişimleri, mahkeme ve hapishanelerin hükümetin iç kabinesinin doğrudan denetimine bağlanması girişimleri, bu sürecin belirtileridir. Bazılarına göre yeni doğmakta olan Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı, Sınır Muhafız Kuvvetleri, Fethullahçılar denetimindeki yüzbinlerce kişilik resmi polis kuvvetleri, sayıları belirsiz özel güvenlikçiler ve korucular, militarizmin sivil seçeneğidir. Oysa yüzbinlerce kişilik bu paramiliter kuvvetler toplamı, resmi militarist yapının tamamlayıcısı, onun toplum içine doğru genişlemesidir. Sanılanın ve gösterilmek istenenin tersine, paramilitarizm, militarizmin sivil alana daha fazla yayılmasıdır.
12 Eylül’ün restorasyonu programı, Türk kapitalizminin tarihindeki ilk restorasyon çabası da değildir. 1908-1923 Cumhuriyet Devrimi’nin, daha en baştan bir dizi restorasyon girişimine tanık olduğu biliniyor. 15’lerin ve Çerkez Ethem-Yeşil Ordu güçlerinin kanlı tasfiyesine eşlik eden İzmir İktisat Kongresi ve izleyen Takrir-i Sükun dönemi, 1930’lara dek devam eden ilk restorasyon siyasetinin köşe taşlarını dizmiş, 1923 Cumhuriyet rejimi böylece idam yularını kendi boynuna geçirmiş olarak doğmuştur. Kapitalizmin 1929 Büyük Buhranı ile sermaye birikimi sürecinin tıkanması, 1930’lar ve 1940’lar boyunca devam eden yalpalamaların ardından 1940’ların ikinci yarısında, burjuvazinin sermaye birikimi krizi, Anglosakson-ABD emperyalizmi eksenine yanaşma, NATO’ya giriş ve Bayar-Menderes diktatörlüğünün ikinci restorasyon dönemi ile aşılmak istenmiştir. 27 Mayıs’ta, 12 Mart’ta, 12 Eylül’de, 28 Şubat’ta kah Kemalist-liberal, kah neo-liberal yönelişlerle birbirini izleyen restorasyon dönemeçleri, her defasında yok edildiği sanılan çatışma zeminlerinin yeniden ve daha güçlü olarak geri dönüşüyle yüzyüze gelmiştir. Restorasyon siyasetlerinin her yeni evresi, liberalizmin yeni bir aşamasının ifadesi olmuştur. Nihayet 2000’lerin başında tekelci burjuvazinin sermaye birikim modelinde geri dönüşü olanaksız bir tıkanma noktasına gelinmiş, ülke ölçeği ve nüfusu kendisine bol gelen tekelci sermayedar zümresi kendisini Avrupa sahillerine vurmuş, AKP hükümeti tasfiye kurulu olarak işbaşına davet edilmiştir. Liberal yazarların dilinde, bugünkü hükümetin “açılım politikalarının içimizdeki Sovyetlerin yıkılması olduğu”, Tayyip Erdoğan’ın da Gorbaçov olduğu söylemleri, tesadüf olamayacak kadar isabetlidir ve açılım söylemi ile restorasyon politikaları arasındaki ilişkiye dair saptamalarımızı doğrulamaktadır.
AKP VE EMPERYALİZM HANGİ HEDEFİN PEŞİNDE? LİBERAL YANILGILAR
Son dönemde gözlenen önemli bir değişiklik, Ergenekon operasyon ve davalarının basıncı altında, liberal akımın ideolojik ve politik etkilerinin yayılmasıdır. Liberal tezler ve hayaller, Kemalist ve sol çevrelere ve oradan toplumun geniş çevrelerine sirayet ediyor. Kemalist aydınlar, sol siyasetin küçük-burjuva aydın damarları, devrimci-demokratlar, DİSK-KESK-TTB-TEB-TMMOB gibi sendikaların bürokrasisi, alevi önderlerinin bir bölümü, liberal etkilere kapılarak son derece yanlış ve tehlikeli düşüncelerin peşinden gitmeye başladı. Bu eğilimin temelinde, cumhuriyetçi küçük-burjuvazinin, tekelci-sermaye ve emperyalizm ile uzlaşma eğilimlerinin yattığı anlaşılıyor.
Kemalist-liberaller (İlhan Selçuk, Hikmet Çetinkaya dahil bir dizi Cumhuriyet yazarları) “bu ülkeye şeriat falan gelemez” diye yalancı bir öz-güven hayalini pompalıyor. Safkan liberaller (Ertuğrul Özkök) AKP’yi “ılımlı-İslam” olarak masum gösteriyor. Kemalist-liberaller (Cumhuriyet yazarları Ali Sirmen, Hikmet Çetinkaya, NATO Afganistan temsilciliğinden Mustafa Sarıgül’ün partisine yeni transfer Hikmet Çetin) “Türkiye’de artık darbe olmaz” korosuna katılıyor (Cumhuriyet 23.1.2010: 4). Yazarı Mustafa Balbay halen aylardır hapsedilmiş bulunan Cumhuriyet gazetesi’nin yazarları, darbenin gölgesinin üzerlerine düştüğünün farkında değiller mi? Dahil oldukları koronun şefinin AKP olduğunu, terennüm edilen “darbe olmaz” şarkısının güfte yazarının emperyalistler olduğunu nasıl görmezden geliyorlar? Askeri darbeler artık geride mi kaldı?
ABD’nin artık askeri bir darbeye destek olmayacağı tezi bir güvence midir ve ne kadar inandırıcıdır? Bu soruları, ancak toplumu ve siyaseti işçi sınıfının sağlam bakış açısıyla değerlendiremeyen safdiller sorabilir! Siyaset teorisinde bu tür genellemelerin yanıltıcı olduğu çok iyi biliniyor. Her şeyden önce ABD emperyal tarihinin hangi kalıcı kesitinde askeri işgal ve darbeler yoluyla başka ülkelere müdahaleden vazgeçmiştir? Daha bu satırların mürekkebinin kurumadığı Ocak 2010 günlerinde Honduras devlet başkanına karşı gerçekleşen örtülü ABD destekli darbe hedefine ulaştı ve meşru devlet başkanı Zelaya’nın ve halkın direnişi kırılarak darbecilerin hedeflerine erişmesi garanti altına alındı, Zelaya sürgüne gönderildi. Aynı ay içinde Haiti deprem bahanesiyle ABD askeri güçleri tarafından işgal altına alındı. Kaldı ki darbe yapmanın türlü biçimleri olduğu biliniyor. Hitler’in iktidarı devlet içinde kendisine yolu açan güçlerin yol vermesiyle “meşru” seçimlerle ele geçirdiği ancak sokaktaki paramiliter güçlerine, propaganda ve provokasyon kampanyalarına dayanarak diktatörlüğünü kurduğu biliniyor. Faşizm farklı ülkelerde farklı yollardan iktidarı ele geçirmiştir. Bazı ülkelerde aşağıdan terör ve halk desteği sağlanarak, bazı ülkelerde tepeden inme askeri veya polisiye darbeler yoluyla faşist rejimler kurulabilmiştir. ABD’nin darbelere verdiği destek de koşullara bağlı olarak farklı biçimlere bürünebilir, örtülü destek, açık işgal vs. biçimler alabilir veya bu iki yolun farklı bileşimleri kullanılabilir. Doğu-Avrupa’nın yakın tarihindeki karşı-devrimci darbeler, Çekoslovakya, Romanya, Ukrayna, Gürcistan’daki “renkli devrim” örnekleri unutulmamıştır. “ABD artık darbeleri desteklemiyor” tezi, 12 Eylül darbecisi Kenan Evren’in basın danışmanı Ali Baransel’in veya AKP kurmaylarının sözcülerinin ağzına yakışmaktadır. Kemalist-liberaller bu tezlerin gölgesine sığınarak kendi iplerini çekiyor.
Kemalist-liberallerin diline düşmüş yanlış kavramlardan biri de AKP’nin peşinde olduğu hedefin “sivil darbe” olarak tarif edilmesidir. Sivil darbe yanlış bir kavram, zira 12 Eylül’ün restorasyonu hedefiyle yürütülen ve “Ak Darbe” olarak tamamlanması mukadder bir süreç, ancak askeri ve sivil, militer ve paramiliter, yerli ve yabancı bütün güçlerin ortaklaşmasıyla başarılabilir. Bu yanıyla hiçbir darbe saf olarak askeri veya saf olarak sivil değildir, olamaz da! 12 Eylül de içinde olmak üzere bütün darbeler, askeri ve sivil cephelerde yürütülen faaliyetlerin eseridir. AKP’nin peşinde olduğu hedefin polis devleti olarak tasviri de eksiktir, çünkü polis devleti görünümü, olup bitenlerin sadece bir yanını tarif etmektedir. Ordu içinde devam edegelen subay tasfiyelerinin tek başına polis operasyonu veya Fetullahçı çetenin eseri olarak tarifi mümkün değildir. Bunu iddia edenler, ordu genelkurmayının perde arkasında kalarak ve ellerini temiz tutarak operasyonu bizzat yürüttüğünü görmezden gelenlerdir. 12 Eylül’ün restorasyonu ancak 12 Eylül’ü yapanlar tarafından başarılabilir, bu da merkezinde AKP ile itiş-kakış bir mutabakat sağlamış Amerikancı NATO beslemesi generaller ve egemen tekelci sermaye çıkarları işin içinde olmadan düşünülemez.
Yaklaşan tehlikeyi “şeriat devleti” olarak tarif etmek yine yanlış ve eksik bir resim çizmek demektir. Klasik şeriat tehlikesi, tehlikenin temsilcileri kadar tehlikeyi işaret edenleri de meczup gösteren anakronik bir tehdidi tarif ediyor, oysa şeriat düzeninin içinde mevcut ve bugünkü egemen sınıfların kullanımına uygun gerici ögeler somut, güncel ve modern bir tehlikenin habercisidir.
Bazılarına göre ise yaklaşan tehlike “İslamcı-faşist diktatörlük” olarak tarif edilmektedir. Bu kavram 12 Eylül’e benzer ama farkını işaret etmediği, tarihsel bir bakış açısından yoksun olduğu için eksik bir kavramlaştırmadır.
Safkan liberal ve sol-liberal yaklaşımların yaydığı, Kürt ulusal-demokratik hareketinin de desteklediği “askeri vesayete son verildiği, sivilleşme ve demokratikleşmenin sağlandığı, devletin kirli çekmecelerinin temizlendiği” Ankara Baharı beklentileri ise, olup bitenleri tamamen tersinden açıklamakta, gerici olanı ilerici, sağcı olanı solcu, halk düşmanı olanı halk yanlısı, diktatörce olanı demokratik gibi göstermektedir.
12 EYLÜL’ÜN RESTORASYONU SİYASETİNE YANIT İŞÇİ SINIFINDAN GELECEK!
2010 yılbaşına giderken hareketlenen binlerce Tekel işçisinin ülke çapındaki seferberliğinin, işçi sınıfının mücadelesini büyüten, yaygınlaştıran ve birleştiren bir nitelik kazanmaya başlaması, AKP merkezinden yayılan liberal etkileri kırması, Ak Darbe’ye giden sürece müdahale edebilecek tek ilerici öznenin işçi sınıfı olduğunu, oyunu işçi sınıfının bozabileceğini gösterdi!
İşçi sınıfının kendi özel çıkarları ile ülkenin kaderi arasında bağ kurabilecek, kendi özlük çıkarlarının savunulmasını ancak ülkenin emperyalist tahakkümden kurtarılmasıyla başarabilecek biricik toplumsal güç olduğu, birkaç on yıllık gelişmenin birkaç haftaya sığdığı hızlı gelişmelerle anlaşıldı. Şimdi sıra, Tekel işçilerinin Ankara’daki mücadelesinin ideolojik ve siyasal değil, ekmek ve özlük çıkarları için olduğuna dair işçi kitlelerine yemin ettirmeye çalışan Türk-İş’in sermaye amigosu patronuna inat, bu mücadelenin gerçek taleplerini dile getirmeye gelmiş gözüküyor. Bu yazının kaleme alındığı sırada çağrısı yapılmış ama sahibi ve talepleri belirsiz bırakılmış bir genel grev kapıdaydı. İşçi sınıfı adına siyaset içinde olduğunu söyleyenler dahil bütün parti ve örgütler, meydanları dolduran kitlelerin gerisinde ve kuyruğunda sürükleniyor. Sendikalist taleplerin ötesinde genel grevin örgütlenmesi için işçi sınıfının ve halk yığınlarının birleşmesini kolaylaştıracak seferber edici bir talep dile getiremiyor.
Sokakları ve meydanları dolduran yığınların arasında ise, hükümeti yıkma ve ülkenin kaderiyle ilgili siyasal bir misyonu üstlenme ruh hali kaynaşıyor.
Sonsözü işçi sınıfının söylemesinin koşulu, genel grevin hedefini, Tekel işçilerinin özlük çıkarlarının yani istihdam ve ücrete ilişkin kazanılmış haklarının da tek güvencesi olan siyasal bir talep etrafında dile getirmektir. Şu halde, işçi sınıfı eğer ülke çapında bir genel grev örgütleyecekse, bu grev ancak ülke çapında bir siyasal talebin etrafında örgütlenebilir. Bu talep ancak “İşçi sınıfının bütün kazanılmış haklarına ve ülkenin geleceğine düşman işbirlikçi AKP hükümeti istifa!” olabilir.
1 Şubat 2010 Pazartesi
28 Kasım 2009 Cumartesi
POLİTİK EKONOMİ İNCELEMELERİ 3
KAPİTALİST SÖMÜRÜNÜN SİYASAL ARAÇLARLA BEKASI VE İŞÇİ SINIFI
Banka kârlarının yılın ilk yedi ayında BDDK verilerine göre %35 artışla 12,7 milyar TL’ye ulaştığı açıklanmıştı. Temmuz 2009 sonu itibarıyla bankacılık sektörünün sermaye yeterlilik oranı %19,8’e yükselmişti(1).
Güler Sabancı, “Sabancı Holding’in kârına en büyük katkıyı Akbank’ın sağladığını” vurguluyor ve 2010 yılından başlayarak Holding’in maliyet kısma yerine büyümeye odaklanacağını belirtiyordu. Sigorta sektöründe önümüzdeki dönemde konsolidasyonun artacağını, buna kendilerinin de belki katkı yapacağını açıklıyordu(2). Akbank yılın ilk dokuz aylık döneminde 2,013 milyar TL net kâr açıkladı. Brüt kârı 2,505 milyar TL olan Akbank’ın brüt kâr üzerinden ayrılan vergi karşılığı da 492 milyon TL oldu(3).İslamcı sermayenin, Basra Körfezi ve Arap ülkeleri sermayesinin temsil edildiği Türkiye Katılım Bankaları Birliği (TKBB) verilerine göre katılım bankalarının 2009 yılı 9 aylık döneminde topladığı fonlar, bir önceki döneme göre yüzde 30 artışla 24,9 milyar TL’ye yükseldi. Albaraka Türk, Bank Asya, Family Finans (eski Faysal Finans), Kuveyt Türk ve Türkiye Finans’tan oluşan katılım bankaları, 2009 yılının ilk 9 ayında kârlarını yüzde 18 arttırdı(4). Ziraat Bankası’nın ilk dokuz aylık net kârının, geçen yıla göre yüzde 63 oranında artarak 2,670 milyar liraya ulaştığı açıklandı. Ziraat Bankası’nın toplam aktiflerinin, yıl sonuna göre yüzde 16 artışla 121 milyar liraya yükseldiği, 2009 ocak-eylül döneminde vergi sonrası net kârının 2008’e göre yüzde 63 arttığı, eylül 2009 itibarıyla sektör toplam kârının yüzde 17’sini tek başına Ziraat Bankası’nın sağladığı belirtildi(5). Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) Eylül ayı Türk Bankacılık Sektörü Genel Görünümü raporuna göre, sektörün 2009 ilk 9 aylık dönem net karı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 41,1 artarak 15,722 milyar TL’ye ulaştı. Kârlılıktaki ve şube sayısındaki bu artışa karşın, bankaların çalışan sayıları azaldı. BDDK verilerine göre 2008 Eylül ayında 171,568 olan çalışan sayısı, bin kişiye yakın bir düşüş göstererek 2009 Eylül ayında 170,761 kişiye düştü (6).
Bankaların kazançlarındaki artış ve sermaye birikiminde gerçekleşen büyüme, AKP hükümetlerinin yarattığı derin kriz ortamında gerçekleşti. Yarıdan çoğu yabancıların elinde olan banka sisteminde, kârlar hükümet tarafından adeta damardan enjekte ediliyor. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerine göre, 2008’in ilk 8 ayında 10.4 milyar TL olan bankaların net kârları, 2009’un ilk 8 ayında 14.3 milyar TL’ye çıktı. Yani, herkesin inim inim inlediği kriz ortamında banka kârları yüzde 40 arttı! Küresel krizin Türkiye kıyılarını dövmeye başladığı Ekim 2008’den itibaren özel sektöre krediler neredeyse donduruldu. Eylül 2008’de 307.4 milyar lira olan toplam krediler, Ağustos 2009 sonunda 308 milyar lira düzeyinde kaldı. Bunun önemli bir nedeni hükümetin iç borçlanmayı arttırması oldu. Öyle ki, ağustos 2009 sonunda ulaşılan toplam borç stoku 475 milyar TL gibi bir rekor düzeye ulaştı. Bu borçların üçte ikisi iç borç. Hükümet bu kadar borca teslim olunca bankalar da Hazine’nin finansörü haline geldi(7). Bu ortamda, Türkiye Bankalar Birliği Başkanı ve İş Bankası Genel Müdürü Ersin Özince, ekonomideki küçülmeye nazaran bankacılık sektörünün “fena bir yıl geçirmediğini” açıkladı(8). Akbank’ın rekor kâr açıklamasıyla aynı gün açıklamaları basına düşen Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı da, hükümete “aynen devam” mesajı gönderdi. Devlet desteğinin sürmesi için “felaket tellallığı” yapmaktan da geri kalmayan Sabancı, “Talep canlanmadan hükümetler desteği çekerlerse, krizin başlangıcından bugüne kadar tüm yapılanlar boşa gidebilir; işsizlik daha da artar” diye konuştu (9).
GERÇEK KARA DELİK: BANKALAR
Son 7 yıllık ekonomi politikasıyla toplumsal ve ekonomik bir yıkıma neden olan AKP hükümetleri döneminin işçiler açısından bilançosu, işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin reel gelirlerinde düşme oldu. Bunun doğal sonucu olarak iç pazarda talep daralması gerçekleşti. Yapay olarak TL’nin aşırı değerlendirilmesi, dış ticaretin ve gümrüklerin liberalizasyonu sonucunda dışa bağımlı üretim yapısında ithalat denetimsiz büyüdü ve cari ödemeler dengesi açığı rekor düzeylere çıktı. İstihdam kapasitesi yaratan KOBİ'ler dışa bağımlı 2002-2009 büyüme döneminin ardından çökertildi ve İslamcı ağırlıklı büyük sermaye tekelleri tarafından yutulmaya başlandı.
Kapitalizmin küresel kriziyle birlikte Türkiye'nin ihracatı üçte bir azaldı, ihracata dayalı ekonomik büyüme çöktü ve sanayi üretimi % 24 küçüldü. AKP, 29 Mart yerel seçimlerinde bazı bölgelerde seçmene "beyaz eşya" rüşveti dağıtarak, hesapsız ve plansız yerel yönetim, altyapı ve silahlanma harcamalarına hız vererek devlet giderlerini artırdı, öte yandan kriz ortamında kapanan işyerleri ve artan işsizlik nedeniyle devletin vergi ve sosyal güvenlik prim gelirleri de azaldı, sonuçta devasa bir bütçe açığı oluştu. Bu durum yerli ve yabancı finans sermayesinin ve bankaların işine yaradı. Hükümet bütçe açığını kapatmak ve kamu bütçesinin iflasını önlemek için yüksek faizli tahvil, bono gibi değerli kağıtları satarak finans piyasalarından borç para toplamaya hız verdi. 2002-2009 arasında IMF programları gözetiminde Türkiye işçi sınıfının yarattığı toplam artı-değerin büyük bir bölümünü dış borç ödemelerine yönlendirmeye ve emperyalist finans çevrelerinin ülke kaynaklarını yağmalamasına aracılık eden bankalar yeniden en iyi yaptıkları işe yani tefeciliğe soyundu, paralarını sanayiye düşük faizle kredi olarak vereceklerine, devlet tahvilleri satın alarak yüksek kazançlar sağlamaya hız verdi. Bu durum kriz ortamında yatırımlara ayrılacak sermayenin kısılması ve sağlık-eğitim-ulaşım başta olmak üzere kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi ve paralı hale getirilmesi anlamına geldi(10). Büyük bütçe açığı veren hükümet bir yandan kamu yatırımlarını yapmaktan geri dururken, bir yandan da kamu emekçilerinin ücretlerine kısıntı getirdi. İşsizlik tehdidi, siyasal ve sendikal baskılar, gerici İslamcı ideolojik kuşatma altında boyun eğdirilen işçi sınıfı, ücret kesintileri ve hak kayıplarıyla yüzyüze geldi. Emekli maaşları geçinmek için gerekli düzeyin iyice altına çekildi. Yatırımların durduğu, hükümet bütçesinin tefecilikle iştigal eden bankalar tarafından soyulduğu, genç kuşakların işsizlik dışında bir geleceği öngöremediği bu koşullarda sadece bankacılar zil takıp oynuyor. Herkes ağlarken bankacıların gülmesi ne anlama geliyor?
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu tarafından hazırlanan Türk Bankacılık Sektörü aylık bültenine göre, bankalardaki toplam mevduatın tutarının 488,945 milyar lira, mevduat sahibi sayısının 70,569 milyon olduğu, bu mevduatın yarısının 30 bin kişiye ait bulunduğu açıklandı. Türkiye’de bankacılık sektöründe 1 milyon lira ve üzerinde hesabı bulunanların sayısı 29 bini yurtiçi yerleşiklere, bini de yurtdışı yerleşiklere ait olmak üzere toplam 30 bin hesap sahibi olarak belirlendi. Bankalar Birliği Başkanı Özince’nin mahçup bir tebessümle andığı 2009 yılında bankacılık sisteminden kazananların sayısı, banka hissedarları bir yana bırakılırsa, 30 bini aşmıyor! (11)
“Bankacılık sisteminin sağlamlığı” hakkında AKP hükümetinin böbürlenmelerini doğrulayan veriler nasıl yorumlanmalı? Bankaların kârlarının başlıca kaynağı, devlete verdikleri yüksek faizli ve garantili borçlardan oluşuyor. Yarısından çoğu yabancı sermayenin denetimine geçmiş bankaların hükümetin kamu borçlarını finanse ettiği ve kamu kağıtlarını alarak kazandığı anlaşılıyor. Yani, kamu bütçesinin yarısını oluşturan faiz ödemeleri bankaları semirtiyor! Faizlerdeki düşüşe rağmen, dolardaki düşüş de hesaba katıldığında, halen dolar bazında en yüksek faizle borçlanan ülkelerden biri olan Türkiye hükümeti, bankaları adeta “emziriyor”. (Son dönemdeki faiz düşüşüyse, özellikle son yıl baz alındığında bankaların aleyhine değil, lehine olan bir durum, çünkü bu düşüş sayesinde bankaların geçmiş dönemden ellerinde kalan ve banka aktiflerinde tutulan devlet borçlanma senetlerinin değerleri artıyor)(6). Kamu bütçesi, faiz ödemelerine tahsis edildi. Daha 2009’un ilk 9 ayında bütçeden yapılan faiz harcamaları 45.5 milyar TL’ye ulaştı ve toplam bütçe harcamalarının yüzde 23’ünü götürdü. 2009 sonunda bütçeden yapılan faiz harcamalarının 70 milyar TL’yi aşması bekleniyor(7).
Sabancı’nın ve bankacılık otoritelerinin açıklamaları da bu analizi doğruluyor. Sabancı Holding sanayi ve ticaret faaliyetlerinden çok kamu bütçesinden transfer edilen faiz ödemeleriyle kâr ediyor ve ayakta kalıyor. Sabancı şimdi elindeki fonlarla sigorta sektörünü ele geçirmeye ve finansal devleşmeye hazırlanıyor, finansal tekel vasfını pekiştiriyor.
Bütün bunlar şunu gösteriyor: Hükümeti iflas ettiren ve devasa bütçe açığına yol açan en büyük “kara delik” bankalara kamu bütçesinden yapılan faiz ödemeleridir! Yani bankalar kamu bütçesinden transfer edilen faiz ödemeleriyle büyütülüyor ve ayakta tutuluyor. Bankacılık sistemi ilaçla ayakta tutulan yoğun bakımdaki hastalara benziyor! Türkiye finans-kapital zümresinin büyük tekel gruplarına kamu bütçesinden aktarılan faiz ödemeleriyle sermaye birikimi yapmaları sağlanıyor, büyümeleri ve tekelleşmeleri destekleniyor. Desteğin kamu bütçesi üzerinden yapılmasının, yaratılan bütçe açıklarının kapatılması için halkın sırtına yeni yükler, vergiler, fiyat zamları bindirilmesi, eşit ve bedelsiz olarak kamu hizmetlerinden yararlanma hakkından yoksun bırakılma, ücretlerin düşürülmesi, yoksullaştırılma, işsizlik anlamına geldiği biliniyor.
İŞÇİ SINIFININ GÜNDEMİ SİYASAL TALEP VE HEDEFLERİ KAPSAMALIDIR
Türkiye kapitalizminin krizi, tekellerin işletme düzeyinde artı-değer sömürüsü yoluyla sermaye birikimini büyütme kanallarının tıkandığı bir evreye girildiğini, sermaye birikiminin siyasal araçlar kullanılarak, hükümet zoruyla sağlanabildiğini gösteriyor(12). Bu durum, işçi hareketinin işletme ve işkolları düzeyinde yürüttüğü sendikal-ekonomik mücadelenin artık yetersiz hale geldiğini, sömürüyü kısıtlamak ve artı-değer paylaşımına işçi sınıfı lehine müdahale edebilmek için ülke düzeyinde siyasal araçlara ve yöntemlere başvurmanın kaçınılmazlaştığını anlamayı kolaylaştırıyor.
İşçi sınıfının sendikal-ekonomik mücadelesinin siyasal araç ve hedeflere yönelmesi zorunluluğu, bir yandan işyerleri ve işkolları düzeyinde yürütülen mücadelelerin ulusal düzeyde birleştirilmesini, bir yandan da bu mücadelenin siyasal talep ve hedefleri gündemine almasını gerektiriyor. 25 Kasım Kamu Emekçileri Uyarı Grevinin ülke çapındaki yaygınlığı ve sokak gösterilerine yansıyan gücü, KESK ve Türkiye Kamu-Sen gibi birbirine aykırı işçi siyasetlerinin bu eylem doğrultusunda birleşme eğilimlerinin ortaya çıkması, işçi hareketi içinde bu gerekliliğin farkına varanların çoğaldığına, ancak aşılması gereken zaafların devam ettiğine işaret ediyor. Bu zaafların başlıcası, sendikal hareket içinde milliyetçi-liberal-gerici işçi siyasetlerinin etkinliğini sürdürmesi, gerekliliği kuvvetle hissedilen siyasal talep ve hedeflerin biraz da bu nedenle ulusal düzlemde berrak bir program halinde ortaya çıkarılamamasıdır. İşçi sınıfının siyasal kurmay heyetini oluşturacak parti otoritesinin eksikliği bu durumun temel sebebidir.
_________________________________
1. Cumhuriyet 5.9.2009: 13; Bankaların karı %35 arttı
2. Cumhuriyet 5.9.2009: 13; Sabancı’nın gözü sigorta sektöründe
3. Cumhuriyet 29.10.2009: 15; Avrupa’nın orta büyüklükte bir bankası olmaktan bile uzak olan Akbank’ın yüksek bir kâr elde edebilmesinde başlıca etkeni, devlete borç vermesi oluşturuyor. Halen Avrupa ve Amerikan piyasalarına göre oldukça yüksek bir faiz düzeyinden borçlanan devlet, Akbank ve Türkiye’de faaliyet gösteren diğer bankaları fonlarken faizlerin düşmesi nedeniyle, bankaların elinde bulunan devlet borçlanma senetleri daha da kıymetli hale geliyor ve bu da bankaların kârını katlıyor. Tabii Akbank'ın krizi fırsat bilip geçen yılın sonunda işten attığı iki bine yakın kişinin katkısını da unutmamak gerekiyor. Sadece işten atılanların "maliyeti"nden tasarruf edilmiş olmadı, kalanlar da daha çok çalışmaya otomatikman ikna edildi.(http://haber.sol.org.tr/ekonomi/sabanci-dan-hukumete-arkamizdan-cekilme-haberi-19847)
4. 23.11.2009 http://haber.sol.org.tr/ekonomi/onlar-fonladi-akp-buyuttu-haberi-20737
5. Cumhuriyet 10.11.2009: 14
6. 6.11.2009 http://haber.sol.org.tr/ekonomi/karlari-artti-calisanlari-azaldi-haberi-20142
7. M.Sönmez, Sanayi Hızlı İnişte, Banka Kârları Yüzde 40 Çıkışta, Cumhuriyet 28.10.2009: 12
8. Cumhuriyet 28.10.2009: 13
9. 29.10.2009 http://haber.sol.org.tr/ekonomi/sabanci-dan-hukumete-arkamizdan-cekilme-haberi-19847)
10. Hükümeti, bankalara muhtaç kılan bir diğer önemli harcama kalemi sosyal güvenlik açıkları. 2009’un ilk 9 ayında, sosyal güvenlik açıkları için bütçeden yapılan harcamalar, neredeyse faize ödenen kadar, yani 24 milyar TL’ye yakın, yıl sonunda 30 milyar TL’yi aşabilir. SGK iflas halinde, prim toplayamıyor, prim borcu tahsil edemiyor, SGK gelirleri özel hastane tekellerine ve ilaç tekellerine pompalanıyor. AKP hükümetinin bankaları ve özel hastane ve ilaç tekellerini hükümet eliyle besleme politikası, Sağlık Bakanlığı, SGK, özel hastaneler, ilaç firmaları, eczaneler arasında artı-değer paylaşımı kavgasının kızışmasına ve halk sağlığının bu kavga ortamına kurban edilmesine yol açıyor. Bütçenin yüzde 45’i faize ve SGK açığına gidince geriye kalanın eğitime, sağlığa ayrılması güçleşiyor, sağlık hizmetlerinde bütçe payı polis-mahkeme bütçelerinin de altında kalıyor. Tarıma, yoksullara, sosyal devlet gereği yapılması gereken harcama kalemlerine düşenler bu koşullarda azaldıkça azalacak.
11. Cumhuriyet 07.11.2009: 12
12. Türk kapitalizmi yakın tarihte benzer bir evreye, 1970’lerin sonunda gelip dayandı. Sermaye birikiminin tıkandığı, işletme düzeyinde ve ekonomik artı-değer sömürüsünün üzerinde sermaye birikiminin büyütülmesinin olanaksızlaştığı bu evreyi tekelci burjuvazi 24 Ocak Kararları ve 12 Eylül Faşist Darbesiyle aştı. AKP hükümetinin 12 Eylül’ün restorasyonunu amaçlayan siyasetini püskürtmek, bu açıdan hayati bir önem taşıyor. İşçi hareketinin birleşik bir demokratik yurtsever cumhuriyet cephesine öncülük etmesinin koşullarının yaratılması ise henüz öznelerinin tarih sahnesine çıkmasını bekliyor.
Banka kârlarının yılın ilk yedi ayında BDDK verilerine göre %35 artışla 12,7 milyar TL’ye ulaştığı açıklanmıştı. Temmuz 2009 sonu itibarıyla bankacılık sektörünün sermaye yeterlilik oranı %19,8’e yükselmişti(1).
Güler Sabancı, “Sabancı Holding’in kârına en büyük katkıyı Akbank’ın sağladığını” vurguluyor ve 2010 yılından başlayarak Holding’in maliyet kısma yerine büyümeye odaklanacağını belirtiyordu. Sigorta sektöründe önümüzdeki dönemde konsolidasyonun artacağını, buna kendilerinin de belki katkı yapacağını açıklıyordu(2). Akbank yılın ilk dokuz aylık döneminde 2,013 milyar TL net kâr açıkladı. Brüt kârı 2,505 milyar TL olan Akbank’ın brüt kâr üzerinden ayrılan vergi karşılığı da 492 milyon TL oldu(3).İslamcı sermayenin, Basra Körfezi ve Arap ülkeleri sermayesinin temsil edildiği Türkiye Katılım Bankaları Birliği (TKBB) verilerine göre katılım bankalarının 2009 yılı 9 aylık döneminde topladığı fonlar, bir önceki döneme göre yüzde 30 artışla 24,9 milyar TL’ye yükseldi. Albaraka Türk, Bank Asya, Family Finans (eski Faysal Finans), Kuveyt Türk ve Türkiye Finans’tan oluşan katılım bankaları, 2009 yılının ilk 9 ayında kârlarını yüzde 18 arttırdı(4). Ziraat Bankası’nın ilk dokuz aylık net kârının, geçen yıla göre yüzde 63 oranında artarak 2,670 milyar liraya ulaştığı açıklandı. Ziraat Bankası’nın toplam aktiflerinin, yıl sonuna göre yüzde 16 artışla 121 milyar liraya yükseldiği, 2009 ocak-eylül döneminde vergi sonrası net kârının 2008’e göre yüzde 63 arttığı, eylül 2009 itibarıyla sektör toplam kârının yüzde 17’sini tek başına Ziraat Bankası’nın sağladığı belirtildi(5). Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) Eylül ayı Türk Bankacılık Sektörü Genel Görünümü raporuna göre, sektörün 2009 ilk 9 aylık dönem net karı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 41,1 artarak 15,722 milyar TL’ye ulaştı. Kârlılıktaki ve şube sayısındaki bu artışa karşın, bankaların çalışan sayıları azaldı. BDDK verilerine göre 2008 Eylül ayında 171,568 olan çalışan sayısı, bin kişiye yakın bir düşüş göstererek 2009 Eylül ayında 170,761 kişiye düştü (6).
Bankaların kazançlarındaki artış ve sermaye birikiminde gerçekleşen büyüme, AKP hükümetlerinin yarattığı derin kriz ortamında gerçekleşti. Yarıdan çoğu yabancıların elinde olan banka sisteminde, kârlar hükümet tarafından adeta damardan enjekte ediliyor. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerine göre, 2008’in ilk 8 ayında 10.4 milyar TL olan bankaların net kârları, 2009’un ilk 8 ayında 14.3 milyar TL’ye çıktı. Yani, herkesin inim inim inlediği kriz ortamında banka kârları yüzde 40 arttı! Küresel krizin Türkiye kıyılarını dövmeye başladığı Ekim 2008’den itibaren özel sektöre krediler neredeyse donduruldu. Eylül 2008’de 307.4 milyar lira olan toplam krediler, Ağustos 2009 sonunda 308 milyar lira düzeyinde kaldı. Bunun önemli bir nedeni hükümetin iç borçlanmayı arttırması oldu. Öyle ki, ağustos 2009 sonunda ulaşılan toplam borç stoku 475 milyar TL gibi bir rekor düzeye ulaştı. Bu borçların üçte ikisi iç borç. Hükümet bu kadar borca teslim olunca bankalar da Hazine’nin finansörü haline geldi(7). Bu ortamda, Türkiye Bankalar Birliği Başkanı ve İş Bankası Genel Müdürü Ersin Özince, ekonomideki küçülmeye nazaran bankacılık sektörünün “fena bir yıl geçirmediğini” açıkladı(8). Akbank’ın rekor kâr açıklamasıyla aynı gün açıklamaları basına düşen Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı da, hükümete “aynen devam” mesajı gönderdi. Devlet desteğinin sürmesi için “felaket tellallığı” yapmaktan da geri kalmayan Sabancı, “Talep canlanmadan hükümetler desteği çekerlerse, krizin başlangıcından bugüne kadar tüm yapılanlar boşa gidebilir; işsizlik daha da artar” diye konuştu (9).
GERÇEK KARA DELİK: BANKALAR
Son 7 yıllık ekonomi politikasıyla toplumsal ve ekonomik bir yıkıma neden olan AKP hükümetleri döneminin işçiler açısından bilançosu, işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin reel gelirlerinde düşme oldu. Bunun doğal sonucu olarak iç pazarda talep daralması gerçekleşti. Yapay olarak TL’nin aşırı değerlendirilmesi, dış ticaretin ve gümrüklerin liberalizasyonu sonucunda dışa bağımlı üretim yapısında ithalat denetimsiz büyüdü ve cari ödemeler dengesi açığı rekor düzeylere çıktı. İstihdam kapasitesi yaratan KOBİ'ler dışa bağımlı 2002-2009 büyüme döneminin ardından çökertildi ve İslamcı ağırlıklı büyük sermaye tekelleri tarafından yutulmaya başlandı.
Kapitalizmin küresel kriziyle birlikte Türkiye'nin ihracatı üçte bir azaldı, ihracata dayalı ekonomik büyüme çöktü ve sanayi üretimi % 24 küçüldü. AKP, 29 Mart yerel seçimlerinde bazı bölgelerde seçmene "beyaz eşya" rüşveti dağıtarak, hesapsız ve plansız yerel yönetim, altyapı ve silahlanma harcamalarına hız vererek devlet giderlerini artırdı, öte yandan kriz ortamında kapanan işyerleri ve artan işsizlik nedeniyle devletin vergi ve sosyal güvenlik prim gelirleri de azaldı, sonuçta devasa bir bütçe açığı oluştu. Bu durum yerli ve yabancı finans sermayesinin ve bankaların işine yaradı. Hükümet bütçe açığını kapatmak ve kamu bütçesinin iflasını önlemek için yüksek faizli tahvil, bono gibi değerli kağıtları satarak finans piyasalarından borç para toplamaya hız verdi. 2002-2009 arasında IMF programları gözetiminde Türkiye işçi sınıfının yarattığı toplam artı-değerin büyük bir bölümünü dış borç ödemelerine yönlendirmeye ve emperyalist finans çevrelerinin ülke kaynaklarını yağmalamasına aracılık eden bankalar yeniden en iyi yaptıkları işe yani tefeciliğe soyundu, paralarını sanayiye düşük faizle kredi olarak vereceklerine, devlet tahvilleri satın alarak yüksek kazançlar sağlamaya hız verdi. Bu durum kriz ortamında yatırımlara ayrılacak sermayenin kısılması ve sağlık-eğitim-ulaşım başta olmak üzere kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi ve paralı hale getirilmesi anlamına geldi(10). Büyük bütçe açığı veren hükümet bir yandan kamu yatırımlarını yapmaktan geri dururken, bir yandan da kamu emekçilerinin ücretlerine kısıntı getirdi. İşsizlik tehdidi, siyasal ve sendikal baskılar, gerici İslamcı ideolojik kuşatma altında boyun eğdirilen işçi sınıfı, ücret kesintileri ve hak kayıplarıyla yüzyüze geldi. Emekli maaşları geçinmek için gerekli düzeyin iyice altına çekildi. Yatırımların durduğu, hükümet bütçesinin tefecilikle iştigal eden bankalar tarafından soyulduğu, genç kuşakların işsizlik dışında bir geleceği öngöremediği bu koşullarda sadece bankacılar zil takıp oynuyor. Herkes ağlarken bankacıların gülmesi ne anlama geliyor?
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu tarafından hazırlanan Türk Bankacılık Sektörü aylık bültenine göre, bankalardaki toplam mevduatın tutarının 488,945 milyar lira, mevduat sahibi sayısının 70,569 milyon olduğu, bu mevduatın yarısının 30 bin kişiye ait bulunduğu açıklandı. Türkiye’de bankacılık sektöründe 1 milyon lira ve üzerinde hesabı bulunanların sayısı 29 bini yurtiçi yerleşiklere, bini de yurtdışı yerleşiklere ait olmak üzere toplam 30 bin hesap sahibi olarak belirlendi. Bankalar Birliği Başkanı Özince’nin mahçup bir tebessümle andığı 2009 yılında bankacılık sisteminden kazananların sayısı, banka hissedarları bir yana bırakılırsa, 30 bini aşmıyor! (11)
“Bankacılık sisteminin sağlamlığı” hakkında AKP hükümetinin böbürlenmelerini doğrulayan veriler nasıl yorumlanmalı? Bankaların kârlarının başlıca kaynağı, devlete verdikleri yüksek faizli ve garantili borçlardan oluşuyor. Yarısından çoğu yabancı sermayenin denetimine geçmiş bankaların hükümetin kamu borçlarını finanse ettiği ve kamu kağıtlarını alarak kazandığı anlaşılıyor. Yani, kamu bütçesinin yarısını oluşturan faiz ödemeleri bankaları semirtiyor! Faizlerdeki düşüşe rağmen, dolardaki düşüş de hesaba katıldığında, halen dolar bazında en yüksek faizle borçlanan ülkelerden biri olan Türkiye hükümeti, bankaları adeta “emziriyor”. (Son dönemdeki faiz düşüşüyse, özellikle son yıl baz alındığında bankaların aleyhine değil, lehine olan bir durum, çünkü bu düşüş sayesinde bankaların geçmiş dönemden ellerinde kalan ve banka aktiflerinde tutulan devlet borçlanma senetlerinin değerleri artıyor)(6). Kamu bütçesi, faiz ödemelerine tahsis edildi. Daha 2009’un ilk 9 ayında bütçeden yapılan faiz harcamaları 45.5 milyar TL’ye ulaştı ve toplam bütçe harcamalarının yüzde 23’ünü götürdü. 2009 sonunda bütçeden yapılan faiz harcamalarının 70 milyar TL’yi aşması bekleniyor(7).
Sabancı’nın ve bankacılık otoritelerinin açıklamaları da bu analizi doğruluyor. Sabancı Holding sanayi ve ticaret faaliyetlerinden çok kamu bütçesinden transfer edilen faiz ödemeleriyle kâr ediyor ve ayakta kalıyor. Sabancı şimdi elindeki fonlarla sigorta sektörünü ele geçirmeye ve finansal devleşmeye hazırlanıyor, finansal tekel vasfını pekiştiriyor.
Bütün bunlar şunu gösteriyor: Hükümeti iflas ettiren ve devasa bütçe açığına yol açan en büyük “kara delik” bankalara kamu bütçesinden yapılan faiz ödemeleridir! Yani bankalar kamu bütçesinden transfer edilen faiz ödemeleriyle büyütülüyor ve ayakta tutuluyor. Bankacılık sistemi ilaçla ayakta tutulan yoğun bakımdaki hastalara benziyor! Türkiye finans-kapital zümresinin büyük tekel gruplarına kamu bütçesinden aktarılan faiz ödemeleriyle sermaye birikimi yapmaları sağlanıyor, büyümeleri ve tekelleşmeleri destekleniyor. Desteğin kamu bütçesi üzerinden yapılmasının, yaratılan bütçe açıklarının kapatılması için halkın sırtına yeni yükler, vergiler, fiyat zamları bindirilmesi, eşit ve bedelsiz olarak kamu hizmetlerinden yararlanma hakkından yoksun bırakılma, ücretlerin düşürülmesi, yoksullaştırılma, işsizlik anlamına geldiği biliniyor.
İŞÇİ SINIFININ GÜNDEMİ SİYASAL TALEP VE HEDEFLERİ KAPSAMALIDIR
Türkiye kapitalizminin krizi, tekellerin işletme düzeyinde artı-değer sömürüsü yoluyla sermaye birikimini büyütme kanallarının tıkandığı bir evreye girildiğini, sermaye birikiminin siyasal araçlar kullanılarak, hükümet zoruyla sağlanabildiğini gösteriyor(12). Bu durum, işçi hareketinin işletme ve işkolları düzeyinde yürüttüğü sendikal-ekonomik mücadelenin artık yetersiz hale geldiğini, sömürüyü kısıtlamak ve artı-değer paylaşımına işçi sınıfı lehine müdahale edebilmek için ülke düzeyinde siyasal araçlara ve yöntemlere başvurmanın kaçınılmazlaştığını anlamayı kolaylaştırıyor.
İşçi sınıfının sendikal-ekonomik mücadelesinin siyasal araç ve hedeflere yönelmesi zorunluluğu, bir yandan işyerleri ve işkolları düzeyinde yürütülen mücadelelerin ulusal düzeyde birleştirilmesini, bir yandan da bu mücadelenin siyasal talep ve hedefleri gündemine almasını gerektiriyor. 25 Kasım Kamu Emekçileri Uyarı Grevinin ülke çapındaki yaygınlığı ve sokak gösterilerine yansıyan gücü, KESK ve Türkiye Kamu-Sen gibi birbirine aykırı işçi siyasetlerinin bu eylem doğrultusunda birleşme eğilimlerinin ortaya çıkması, işçi hareketi içinde bu gerekliliğin farkına varanların çoğaldığına, ancak aşılması gereken zaafların devam ettiğine işaret ediyor. Bu zaafların başlıcası, sendikal hareket içinde milliyetçi-liberal-gerici işçi siyasetlerinin etkinliğini sürdürmesi, gerekliliği kuvvetle hissedilen siyasal talep ve hedeflerin biraz da bu nedenle ulusal düzlemde berrak bir program halinde ortaya çıkarılamamasıdır. İşçi sınıfının siyasal kurmay heyetini oluşturacak parti otoritesinin eksikliği bu durumun temel sebebidir.
_________________________________
1. Cumhuriyet 5.9.2009: 13; Bankaların karı %35 arttı
2. Cumhuriyet 5.9.2009: 13; Sabancı’nın gözü sigorta sektöründe
3. Cumhuriyet 29.10.2009: 15; Avrupa’nın orta büyüklükte bir bankası olmaktan bile uzak olan Akbank’ın yüksek bir kâr elde edebilmesinde başlıca etkeni, devlete borç vermesi oluşturuyor. Halen Avrupa ve Amerikan piyasalarına göre oldukça yüksek bir faiz düzeyinden borçlanan devlet, Akbank ve Türkiye’de faaliyet gösteren diğer bankaları fonlarken faizlerin düşmesi nedeniyle, bankaların elinde bulunan devlet borçlanma senetleri daha da kıymetli hale geliyor ve bu da bankaların kârını katlıyor. Tabii Akbank'ın krizi fırsat bilip geçen yılın sonunda işten attığı iki bine yakın kişinin katkısını da unutmamak gerekiyor. Sadece işten atılanların "maliyeti"nden tasarruf edilmiş olmadı, kalanlar da daha çok çalışmaya otomatikman ikna edildi.(http://haber.sol.org.tr/ekonomi/sabanci-dan-hukumete-arkamizdan-cekilme-haberi-19847)
4. 23.11.2009 http://haber.sol.org.tr/ekonomi/onlar-fonladi-akp-buyuttu-haberi-20737
5. Cumhuriyet 10.11.2009: 14
6. 6.11.2009 http://haber.sol.org.tr/ekonomi/karlari-artti-calisanlari-azaldi-haberi-20142
7. M.Sönmez, Sanayi Hızlı İnişte, Banka Kârları Yüzde 40 Çıkışta, Cumhuriyet 28.10.2009: 12
8. Cumhuriyet 28.10.2009: 13
9. 29.10.2009 http://haber.sol.org.tr/ekonomi/sabanci-dan-hukumete-arkamizdan-cekilme-haberi-19847)
10. Hükümeti, bankalara muhtaç kılan bir diğer önemli harcama kalemi sosyal güvenlik açıkları. 2009’un ilk 9 ayında, sosyal güvenlik açıkları için bütçeden yapılan harcamalar, neredeyse faize ödenen kadar, yani 24 milyar TL’ye yakın, yıl sonunda 30 milyar TL’yi aşabilir. SGK iflas halinde, prim toplayamıyor, prim borcu tahsil edemiyor, SGK gelirleri özel hastane tekellerine ve ilaç tekellerine pompalanıyor. AKP hükümetinin bankaları ve özel hastane ve ilaç tekellerini hükümet eliyle besleme politikası, Sağlık Bakanlığı, SGK, özel hastaneler, ilaç firmaları, eczaneler arasında artı-değer paylaşımı kavgasının kızışmasına ve halk sağlığının bu kavga ortamına kurban edilmesine yol açıyor. Bütçenin yüzde 45’i faize ve SGK açığına gidince geriye kalanın eğitime, sağlığa ayrılması güçleşiyor, sağlık hizmetlerinde bütçe payı polis-mahkeme bütçelerinin de altında kalıyor. Tarıma, yoksullara, sosyal devlet gereği yapılması gereken harcama kalemlerine düşenler bu koşullarda azaldıkça azalacak.
11. Cumhuriyet 07.11.2009: 12
12. Türk kapitalizmi yakın tarihte benzer bir evreye, 1970’lerin sonunda gelip dayandı. Sermaye birikiminin tıkandığı, işletme düzeyinde ve ekonomik artı-değer sömürüsünün üzerinde sermaye birikiminin büyütülmesinin olanaksızlaştığı bu evreyi tekelci burjuvazi 24 Ocak Kararları ve 12 Eylül Faşist Darbesiyle aştı. AKP hükümetinin 12 Eylül’ün restorasyonunu amaçlayan siyasetini püskürtmek, bu açıdan hayati bir önem taşıyor. İşçi hareketinin birleşik bir demokratik yurtsever cumhuriyet cephesine öncülük etmesinin koşullarının yaratılması ise henüz öznelerinin tarih sahnesine çıkmasını bekliyor.
11 Ekim 2009 Pazar
SİYASAL GÜNDEME DAİR ANALİZLER 7
SİYASAL REJİM KRİZİ:
NEREYE GİDİYORUZ? NE YAPMALI?
Siyasal rejim tartışmalarının hız kesmeden devam etmesi, bir siyasal rejim krizinin orta yerinde bulunduğumuzun en açık göstergesidir ve bu krizin sadece Türkiye ile sınırlı olduğu da söylenemez. Ulus-devletler kadar uluslararası ilişkiler de benzer bir tartışmanın dalgalarıyla yükselip alçalıyor. AB Anayasası ve AB’nin genişlemesi tartışmaları, BOP projesi, G8-G20-Bağlantısız Ülkeler-ALBA zirveleri, son Honduras darbesi, sosyalist sistemin Avrupa’daki çöküntüsü sonrasında bölünen ve yeni oluşan devletler, yeni devletleşme istemleri, kapitalist sistemin genelleşmiş bir siyasal rejim krizi içinde çalkalandığını gösteriyor. Burjuva siyaset teorisinde “devlet yetersizliği”, “haydut devletler”, “siyasetin küreselleşmesi temelinde ulusal egemenliğin sınırlarının sorgulanması”, “medeniyetler çatışması veya uzlaşması” gibi kavramların son yıllarda peşpeşe su yüzüne vurması, burjuva siyaset pratiğinde yerleşik devlet sınırlarını ihlale yönelik tasarıların ve ilhak taleplerinin yüksek sesle dile getirilmesi, bölgesel savaşların ve etnik çatışmaların baş göstermesi gibi gelişmelerin işaret ettiği yöne bakılırsa, siyasal krizin derinliği, yaygınlığı ve kapsamı hakkında bazı ipuçları yakalanabilir. Siyasal krizin arka planında çığ gibi yuvarlanarak gelen devasa bir ekonomik krizin, ekolojik, toplumsal ve kültürel boyutlarla katlanarak kapitalist sistemi sardığı da fark edilirse, yüz yılı aşkın bir süredir tanık olunmamış yepyeni koşullarla yüzyüze olduğumuzu görmemek olanaksız.
Öte yandan siyasal gericiliğin ve karşı-devrim dalgalarının kıyılarımızı dövdüğü bu kriz dönemecinde, işçi sınıfı sosyalizminin “kapitalizmden komünizme geçiş çağı” olarak saptadığı ve geçerliliğini bugün de koruyan analizimizi derinleştirmek, yüzyüze olduğumuz meselelere bakışımızı berraklaştırmak ve siyasal görevlerimizi yeniden tanımlamak zorundayız.
Bilimsel sosyalizmin sağlam tez ve ilkelerine dayanmak ve buradan hareket etmek gibi bir üstünlüğümüz olmakla birlikte, bu tez ve ilkeleri güncel gelişmeler ışığında yeniden ele almak ve geliştirmek gerekiyor. Gidişatın bilimsel kavranışı, siyasal sonuçlar çıkarılması, “Ne yapmalı? Nereden Başlamalı?” meşhur sorularına yeniden yanıtlar aranması için girişilecek kollektif bir çabaya bağlıdır. Bu yazımızla, bu kollektif çabanın ilk zemin taşlarını döşemeye katkı yapmayı deneyeceğiz.
CUMHURİYET Mİ, OSMANLI’YA DÖNÜŞ MÜ?
Pek çoklarına daha 10 yıl önce, bazılarına bugün bile bir fantezi gibi gelen “Cumhuriyet mi? Osmanlı Saltanat Rejimine Dönüş mü?” tartışması hızla sökün eden gerici gelişmeler eşliğinde devam ediyor. Bu satırların kaleme alındığı saatlerde bütün TV kanallarından “Öğretim Birliği” ilkesini ayaklar altına almaya yönelik yeni bir adımın YÖK tarafından atıldığı duyuruluyordu. İmam Hatip Liselerinin tornasından geçirilmiş bir kuşağın devlet bürokrasisi içinde etkili konumlara getirilmesini gözeten bu karar, son haftalarda üniversite öğrencileri tarafından protesto edilen üniversite harçlarına zam yapılması, üniversitelerin piyasa taleplerine tam bağımlı kılınması, genç akademisyenlerin iş güvencesinin kaldırılması kararlarını tamamlıyordu. Cumhuriyet rejiminin Öğretim Birliği dönüşümünü ve 1933 Üniversite Reformu’nu iptal eden hükümetin bu adımlarla siyasal rejimin çözülüşünde yeni bir evreyi tamamladığı açıktır.
Türk burjuvazisi, büyüme sürecinde kaçınılmaz olarak emperyalist sermaye birikimi ile bütünleşme eğilimine girerken, bu eğilimin bir yan ürünü olarak ortalama onar yıllık dönemlere yayılan yeniden yapılanma ve yönelim değişikliği krizleri ile yaşadı. 1999-2001 ekonomik krizi ile tetiklenen ve 3 Kasım 2002 seçimlerinde AKP’nin işbaşına getirilmesi ile hızlanan son yeniden yapılanma evresinde, daha öncekilerden farklı olarak, olgunlaşan siyasal rejim krizinin çok daha köklü değişikliklere gebe olduğu anlaşılıyor: devlet biçiminin, resmi devlet ideolojisinin, egemen sınıf bileşiminin, devlet sınırlarının, uluslararası sermaye ittifaklarının ve ilişkilerinin uzun olmayan bir tarihsel süreçte topluca değişmesinin eşiğindeyiz. Bu değişim sancısı, türk burjuvazisini ideolojik ve siyasal bir belirsizliğe sürüklüyor ve sarsıyor. Soyut laik-türk-cumhuriyet yurttaşı ortak kimliği yanılsamasının artık birleştiremediği ve özel çıkarlar ile toplumsal çıkarlar arasındaki çelişkiyi perdelemeye yetmediği bugünkü koşullar, türk burjuvazisinin yeni ideolojik ve toplumsal kimlik arayışlarına kaynaklık ediyor.
Bu arayışların içinde en fazla öne çıkanı, “Yeni Osmanlıcılık” olarak tarif edilen Osmanlı İmparatorluğu’nun restorasyonu tasarısıdır. Büyük Orta-Doğu Birliği’nin hukuksal ve siyasal temelini kurmaya aday, etki alanını Ön-Asya’dan Orta-Doğu’ya, Doğu ve Kuzey-Afrika’ya, Kafkaslar’dan Orta-Asya’ya ve Balkan’lardan Karadeniz çevresine kadar eski Osmanlı egemenlik bölgelerinde kurgulayan bu tasarı, Rusya’nın güneyinde ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin batısında, Avrasya hakimiyeti peşinde savaşlara koşulacak, ABD emperyalizmi yanlısı bir “büyük güç” müsveddesi yaratma yönünde “ilerliyor”. Yeni-Osmanlı’nın hukuksal ve siyasal anayapısı için hilafet-saltanat-çokuluslu federasyon ilkeleri seslendirilirken, laik cumhuriyet, ulus-devlet ve Mustafa Kemal’in tarihsel kimliği bu ilkelerin engeline dönüşüyor; burjuvazi yeni ideolojik ve toplumsal kimlik arayışları içinde redd-i miras koşusuna kalkıyor.
Osmanlı İmparatorluğu’nun restorasyonu, bir emperyalist proje olarak ve dünya paylaşımı mücadelelerinin içinde ABD mihverinde sivriltilmiş tezlerden biridir. ABD emperyalizmi, bu tezin farklı bir seçeneğini de Türkiye Cumhuriyeti’nin AB üyeliği tezgahıyla sıcak tutmaya gayret ediyor. Almanya’nın Doğu Avrupa’ya ve Orta Doğu’ya yayılması eşliğinde, Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti sınırlarında yani emperyalist paylaşım mücadelelerinin ön cephesinde, Türk Ordusu ve devletini entegre etmiş bir Avrupa Birliği’nin savaşa hazır bir büyük güç olarak yerleşmesini hedefleyen bu seçenek, Avrupa halklarının emperyalist savaş ve gerici anayasa girişimlerine karşı yükselen direnişi sayesinde şimdilik tıkanmış ve gözden düşmüş gözüküyor.
TÜRK BURJUVAZİSİNİN İDEOLOJİK-SİYASAL KRİZİ
Siyasal rejimin çözülüşü, sivil toplumun üyesi özel ve gerçek çıkarlar peşindeki somut insanlar ile cumhuriyetin siyasal yurttaşları arasındaki ayrışma ve karşıtlık biçiminde dışa vuruyor. Bu ayrışma ve karşıtlık nereden kaynaklanıyor?
Özel mülkiyet temelinde işleyen topluma karşıt olarak genel ortak çıkarları temsil eden devletin sivil toplumdan ayrışmasının, burjuva sivil toplum ile siyasal devlet arasındaki karşıtlığı doğurduğu biliniyor. Sivil toplumun üyesi olan insanlar (burjuvalar, işçiler vs.) ile devletin (cumhuriyetin) üyesi olan yurttaşlar arasındaki ayrışmanın ve karşıtlığın temelinde, özel çıkarlar ile toplumsal ortak çıkarlar arasındaki çelişki yatar. Kapitalist toplumdaki insanların (burjuvalar, küçük burjuvalar, işçiler dahil) kimlikleri burada ayrışır: İnsanların özel çıkarlarının peşindeki gerçek ve somut yaşantılarından ayrı olarak toplumsal özlerinden soyutlanmış ve devletin (cumhuriyetin) üyesi yurttaşlar olarak kimlikleri görünür hale gelir. Siyasal yurttaş, kendi gerçek somut varlığından çok farklı ve ona karşıt bir kimlik edinir. Laiklik, türklük ve cumhuriyet yurttaşlığı toplumsal ortak çıkarların ve ortak kimliğin genel tarifinde somut insanlara karşıt ve onların üzerinde bir kimliğin soyut tanımına dayanır. Ne var ki bu soyut laik-türk-cumhuriyet yurttaşı tanımına dayandırılmak istenen ortak kimlik, en azından (kürt meselesi dışında) teorik olarak bir eşitliği öngörmekle birlikte, özel mülkiyet temelinde işleyen toplumun sınıfsal ayrışması içinde farklı hayatlar yaşayan somut insanların (işçilerin ve burjuvaların, yoksulların ve zenginlerin, kürtlerin ve türklerin vs.) özel çıkarları ile toplumsal ortak çıkarları arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi gidermeye ve aşmaya yetmez.
12 Eylül faşizminin Türk-İslam Sentezi öğretisini “resmi atatürkçülük” olarak dayatması, burjuvazinin ideolojik krizini çözemedi, tersine derinleştirdi. 1990’lardan 2000’lere uzanan 28 Şubat darbe düşüğü ile de aşılamayan ideolojik bunalım, 2001 ekonomik krizi sonrasında AKP hükümetinin işbaşına gelmesiyle ve Kürt Sorununda yaşanan kilitlenmeyle birlikte, emperyalizme tam boy teslimiyetin meşrulaştırılması yönünde gelişti. Yabancı sermayenin denetimine geçen bankacılık sektörünün, özelleştirilen kamu işletmelerinin ve çökertilen tarımsal üretimin, ABD’nin emireri generallerin mutlak egemenliği altına alınmış ordunun tamamen emperyalizmin çıkarlarına uygun olarak yeniden yapılandırıldığı, medya ve büyük sermaye tekellerinin TÜSİAD mihverinden MÜSİAD mihverine kaydığı nesnel koşullar temelinde, ülkenin belli başlı bütün siyasal ve ideolojik meseleleri emperyalist merkezler tarafından yönetilir ve yönlendirilir hale geldi. Kemalizmi, laikliği, Mustafa Kemal’in tarihsel kişiliğini, yurtseverliği, bağımsızlığı, “yurtta sulh cihanda sulh ilkesini”, ekonomik ve toplumsal hayatta devletçiliği, cumhuriyeti, kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını modası geçmiş kavramlar olarak suçlayan, hatta siyasi yargılamaların hedefi ilan eden, buna karşılık emperyalizme bağımlılığı, özelleştirmeleri, ekonomik ve sosyal liberalizmi, padişahçılığı, Osmanlı restorasyonunu, hilafeti, Barzaniciliği yücelten ideolojik ve siyasal reçeteler havada uçuşuyor.
KİMLİK TARTIŞMALARI NE ANLAMA GELİYOR?
Güncel laiklik ve kürt sorunu tartışmalarında karşıt müslüman ve cumhuriyet yurttaşı kimlikleri arasındaki çatışma ya da türk ve kürt kimlikleri arasındaki gerilim, burjuvazinin ideolojik bunalımının göstergeleri olarak anlam kazanıyor.
Türk burjuvazisinin ortak bir ideoloji etrafında toplumsal çıkarları ifade etme arayışına çözüm olarak önerilen yeni islamcı ve küreselleşmeci liberalizm bulamacı tezler, türk burjuvazisinin ideolojik bunalımına çare üretebilir mi? Amerikancı modern şeriat özlemleri (kibarca “ılımlı İslam” denilen reçete) ve ulus-devleti aşacak federasyon projeleri, türk burjuvazisinin coğrafyamızdaki egemenliğini yeniden üretmeye ve devam ettirmeye hizmet edebilir mi? Müslüman kimliği, çokkültürlülük, küresel vatandaşlık ve kürt kimliği üzerine önerilerin, özel mülkiyet temeli üzerinde işleyen sivil toplumdaki özel çıkarlar ile devletteki toplumsal ortak çıkarlar arasındaki çelişkinin çözümünü üretmesi mümkün mü?
Kapitalist toplumun sınıfsal ayrışması içinde sivil toplumdaki özel çıkarlar ile devletteki toplumsal ortak çıkarlar arasındaki çelişkinin bir çözümü yoktur. Bu olanaksızlığı, farklı hayatlar yaşayan somut insanların (işçilerin ve burjuvaların, yoksulların ve zenginlerin, kürtlerin ve türklerin vs.) özel çıkarları ile toplumsal ortak çıkarları arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi gidermeye ve aşmaya laik-ulusal-cumhuriyet yurttaşlığının yetmediği Marx’tan bu yana biliniyor. Sivil toplumun ve devletin temeli özel mülkiyet olarak kaldığı sürece, bu olanaksızlığı daha geri ve kağıt üstünde bile olsa eşitliği tanımayan çözüm önerileriyle aşma çabası “olmayacak duaya amin” demektir.(1)
Müslüman kimliği, çokkültürlülük, küresel vatandaşlık ve kürt kimliği önerilerini bu çerçevede ayrı ayrı inceleyelim ve laik-ulusal-cumhuriyet yurttaşlığı ile karşılaştıralım.
Karşılaştırma ilk elde şunu açıkça gösteriyor: Laiklik ve cumhuriyet yurttaşlığı toplumsal ortak çıkarların genel tarifinde en azından teorik olarak bir eşitlik öngörüyor; sınıfsal ve toplumsal konumu, gelir düzeyi, hayat ve geçinme tarzı ne olursa olsun, kağıt üstünde ve varsayım olarak bütün devlet (cumhuriyet) üyesi yurttaşlar aynı tek ve ortak ilke üzerinden tanımlanıyor, eşitleniyor, aynı hak ve hürriyetlere sahip olarak ilan ediliyor. Ne var ki toplumun temeli özel mülkiyet ilkesine dayandığı sürece, devletteki toplumsal hak ve çıkarların tarifinde kağıt üstünde yazılı olan bu ilke, teori sınırında kalacak ve hayata geçmeyecektir.(2) Böyle olduğu içindir ki, sivil toplumun ve devletin temeli özel mülkiyet olarak kaldığı sürece, burjuva cumhuriyeti, somut işçi ile somut burjuvayı soyut bir yurttaşlık ilkesi etrafında asla birleştiremeyecek, sivil toplumda ve devlette sınıf karşıtlığını örten ideolojik meşruluk perdesi daima iç çatışma ve gerilimle siyasal krizlere kaynaklık edecektir.
MÜSLÜMAN KİMLİĞİ YAPIŞTIRIR MI BÖLER Mİ?
Müslüman kimliğinin toplumsal ortak çıkarların temsilinde daha geri bir kavram olarak daha da yetersiz meşruiyet ürettiği ilk bakışta varsayılabilir. Müslümanlar (ya da İslamcılar) toplumsal ortak çıkarların genel tarifinde soyut ve kağıt üstündeki eşitliği bile reddederek cumhuriyet yurttaşlığı ile ters düşüyor, genel ortak çıkarların temsilini “müslüman ümmeti” ile sınırlıyor. Herkesin müslüman olduğu bir toplumda elbette ümmet üyeliği ile cumhuriyet üyeliği eşitlenmiş gibi düşünülebilir ve toplumsal ortak çıkarların soyut temsilci kimliği islamcılara atfedilebilir, ancak müslüman kimliği birkaç bakımdan cumhuriyet yurttaşlığı ile kıyaslanamayacak kadar gerici, bölücü ve yetersiz bir kavramdır: Birincisi müslüman olmayanları dışlayıcıdır, hatta müslümanlığın şu veya bu mezhebini, eğilimini, akımını hatta dindarlığın farklı derecelerini dışlayıcıdır, onları toplumsal ortak çıkar tarifinin dışına iter, dinsel inancın iktidar alanını hatta bunun belirli bir biçimini bir baskı ve egemenlik aracı olarak kullanır, zulüm ve imha vesilesi sayma sınırlarına kadar genişletir; ikincisi müslüman olup mevcut devletin üyesi olmayanları (başka müslüman halkları) kapsayıcıdır dolayısıyla ortak pazara egemen devlet üyeliğinin sınırlarını belirsizleştirir, pazar birliği temelinde toplumsal ortak çıkarların tarifini belirsizleştirir; üçüncüsü cumhuriyet yurttaşlığı kimliğinde temsil edilen ve devlet üyesi herkesin dini, dili, toplumsal sınıfı ve statüsü ne olursa olsun en azından teorik olarak ve kağıt üstünde eşitliğini kabul eden anlayışı reddeder. Bütün bu nedenlerle cumhuriyet yurttaşlığı en azından kağıt üstünde, toplumsal ortak çıkarları ifade ihtiyacını karşılar, oysa müslüman toplumsal kimliği toplumsal ortak çıkarları ifade ihtiyacını karşılamaktan kağıt üstünde bile geri kalır, en iyi ihtimalle özel ve somut çıkarlar peşindeki sivil toplumsal alt grupların (3) çıkarlarının yanıtı olabilir.
Bütün bunların sonucunda ne olması beklenebilir? Müslüman ortak kimliği etrafında bir siyasal toplum (devlet) ideolojisi kurgulayanlar(4) bugünkü devletin (cumhuriyetin) yurttaşlarını din ve mezhep kavgaları ve dindarlığın farklı dereceleri üzerinden birbiriyle boğaz boğaza getirmek, dinsel baskı ve zorlamayı topluma dayatmak, ulus-devlet sınırlarının dokunulmazlığını ve ulusal pazar üzerindeki egemenliğini sorgulatmak, ilhak ve istila taleplerine dayanan yeni bir bölgesel savaşlar dönemini meşrulaştırmak ve nihayet büyüme genişleme hayalleri peşinde çözülme ve dağılma risklerini göğüslemek zorunda kalacaktır.
Bu risklere karşı, yeni resmi ideoloji yapıcıları kerameti kendinden menkul tuhaf bir sigorta öneriyorlar: çokkültürlülük ve medeniyetler uzlaşması! Marksizmin insanlık tarihini sınıf mücadeleleri tarihi olarak açıklayan yaklaşımına karşılık olarak, burjuva sosyolojisinin insanlık tarihini yerel ve birbirinden ayrı kültür ve uygarlıkların tarihi olarak açıklayan yaklaşımının bir uzantısı olan çokkültürlülük ve medeniyetler çatışması/uzlaşması tezleri, tarihsel ve toplumsal ilerlemenin maddi temellerini ve sınıfsal köklerini perdelemeyi amaçlayan burjuva teorilerine dayanıyor.
Tekkültürlülük, etnik homojenlik, ulusal asimilasyon ve laiklik gibi ilkelere dayanan üniter ulus-devlet tezlerinin antitezi olarak sunulan çokkültürlülük, “medeniyetler çatışması” tezlerinin antitezi olarak sivrilen “medeniyetler uzlaşması”, birarada ideolojik ve siyasal bir kolaj oluşturmayı üstleniyor. “Müslüman kimliği” üst tanımının birleştirmekten çok parçalanma, çatışma ve dağılma yaratıcı olası etkilerine karşı dinamikleri güya harekete geçirecek, ulusüstü bölgesel dünya pazarlarına egemenlik temelinde çokuluslu federasyon devletleri oluşturma ve bunları emperyalizmin hiyerarşik sistemi içinde birbirine yapıştırma işlevlerine hizmet edecek ideolojik kavramlar ve tarih tezleri geç-burjuva düşünce dünyasına ve siyaset teorisine egemen oluyor, oradan “Avrupa bilim ve düşünce dünyasının sözümona en yeni ve ışıltılı sözünün gözlerini kamaştırmasına izin vererek, bu ışıltının arkasında burjuvaziye, onun önyargılarına ve burjuva gerici düşüncelere yaltaklanmanın şu ya da bu çeşitlemesini görememiş ve moda olan her gerici düşünce akımının peşine düşmüş”(5) sınıf gözlüğünü çıkarmaya veya takmamaya eğilimli küçük burjuva sosyalizmine de sirayet ediyor. Böylece, dinsel baskı, gericileşme, din-temelli çatışma ve savaşlardan himaye ihtiyacı, dinlerin hiyerarşik otorite ve önderlerinin uzlaşma ve anlaşma kudretine, tolerans ve sabır düzeylerine emanet ediliyor.
Kağıt üzerinde de olsa eşit yurttaşlar olarak kaderleri hakkında teorik olarak söz sahibi olabildiği “cumhuriyet” rejiminden farklı olarak, halkların artık papa, patrik, halife gibi dinsel önderlerin buyruğuna girdiği, onları koyun gibi izlediği, çatışma ve uzlaşma kararlarının meşruiyetinin dinsel önderliklerin ve hiyerarşilerin fetva ve yaklaşımlarına göre yargılandığı bu yeni dünya düzeni tasavvuru, somut insanların, işçilerin, sınıf bilincinden arındırıldığı ve ideolojik esaret altına alındığı bir geleceği vaat ediyor. Çokkültürlülük ve medeniyetler uzlaşması işte böyle parçalı kırıklı bir dünyanın ve hayatın meşrulaştırılmasının teorisidir.
Lenin, sınıflı toplumlarda, her ulusal kültürde iki kültürün bulunduğundan sözetmiştir: egemen sınıfın kültürü ve ezilen sınıfın kültürü. Çokkültürlülük tezleri ise toplumsal kültürün sınıfsal temellerine dair bu yanını görmez, bu haliyle içeriği bakımından burjuvaziye hizmet eder.
OKULLARDA KRİZ VE TESETTÜR GERİLİMİ
Çokkültürlülük başlığı altında yürütülen tartışmaların alt başlıkları arasında kimileri, ideolojik ve siyasal krizin tezahürleri olarak siyasal gündemi işgal eden gerilim başlıklarını oluşturuyor. Bunlardan ikisine, tesettür giyimi ve öğretim birliğinin parçalanması sorunlarına daha yakından bakılmalı.
Tesettür giyiminin özel ve kamusal yaşamda uygulanabilme olanağı üzerinde yürütülen siyasal tartışma, her şeyden önce salt kültürel bir meseleye ya da salt dinsel bir kuralın yerine getirilmesi istemine ilişkin bir tartışma değildir. Burjuva devleti çerçevesinde özel giyim tarzını talep eden özel çıkarlar ile kamusal yaşamın gerektirdiği kamusal giyim tarzı dayatmaları arasındaki çatışma çözümlenemez. Müslüman kadınların, özel dini inanışları nedeniyle tesettür kılığı taşıyabilme ‘özgürlüğü ve hakkı’ tartışması, kapitalist toplumda özel yaşam ile kamusal yaşam arasındaki karşıtlıktan kaynaklanıyor. Bu karşıtlık ancak gerçek bir demokraside, sosyalist bir cumhuriyette ortadan kaldırılabilir, böylelikle özel çıkarların (dini inanışların gerektirdiği gibi giyinebilme talebinin) ve kamusal çıkarların (kamusal yaşamın gerektirdiği giyim kurallarının) arasındaki çelişki çözümlenebilir. Bu çözüm, sosyalist cumhuriyette, dini inanışların gerektirdiği özel giyim tarzının bir siyasal-toplumsal kimlik talebi olmaktan çıkarılmasıyla sağlanabilir.
Tesettür giyimi dayatmasının (tıpkı cumhuriyet devrimi yasalarındaki giyim tarzını düzenleyen hükümler gibi) siyasal ve toplumsal bir simgeselliği olduğu, toplumun ilerleme ve gericilik eğilimlerine denk düştüğü unutulmamalıdır. Erzurum, Menemen, İskilip, Rize, Sakarya, Konya gibi illerde Ulusal Kurtuluş Savaşı’na karşı gerici ve karşı-devrimci ayaklanma çıkaranların, bugün de giyim tarzlarıyla toplumsal hayat tarzlarıyla, politik eğilimleriyle coğrafyamızın gericilik lekeleri olmaya devam etmeleri tesadüf değildir. Elbette giyim tarzı olarak tesettür, bugün bir kültür veya moda eğiliminin ifadesi olmaktan çok toplumsal yaşamın gericileştirilmesini, kadınların köleleştirilmesini amaçlayan bir siyasal iradenin ifadesidir, simgesidir. Saltanat özlemi içeren bayraklar taşıyan otomobiller, tarikat üyeliğini belli eden farklı renk ve biçimlerde tesettür üniformaları, resmi burjuva ideolojisindeki yarılmanın göstergeleridir.
Erken Cumhuriyet döneminin laiklik ilkesi temelinde genç kuşakları yetiştirme anlayışının ürünü olan Öğretim Birliği ve Üniversite Reformlarının da bugün tahrip edilmesi ve dinsel ağırlıklı eğitimden geçirilmiş kuşakların devleti ve bürokrasiyi işgal etme sürecinin tamamlanmak üzere olması, eğitim-öğretim alanında benzer bir ideolojik yarılmayı gösteriyor. Resmi burjuva ideolojisinin krizinin son evresine girdiğimizi kanıtlıyor.
KÜRT SORUNU VE KÜRT KİMLİĞİNİN TANINMASI TALEBİ
Laik cumhuriyetçi burjuva ideolojisinin (Kemalizmin) krizine karşı önerilen seçeneklerden biri de “kürt kimliğinin tanınması” talebidir. Burjuvazinin egemenliğinin korunması ve devam ettirilmesi için ihtiyaç duyulan birleştirici ilkenin Müslümanlık zemininde tarifi çabası, bu tarifin unsurları olarak etnik ve dinsel topluluk tabanlı ideolojilerin toplumsal ortak çıkarları tanımlayıcı bir ideolojik sentezin unsuru olarak öne sürülmesini de kapsıyor. Dinsel akım ve tarikatların (Sünni ideolojinin farklı varyantlarının, Aleviliğin, Hıristiyanlığın, Museviliğin) Kemalizmin yerine yeni resmi iktidar ideolojisinin kurgulanmasına katılması yanında, Kürt etnik-kültürel kimliğinin de özerk bir ideolojik unsur olarak ele alınması ihtiyacı bununla ilişkilidir. Kürt etnik-kültürel kimliğinin tanınması, Kürt sorununun yarattığı siyasal çatışmayı da aşabilmek amacına hizmet edecek biçimde düşünülmektedir. AKP’nin, liberal-sol çevrelerin üzerinde birleştiği bu tez, Kürt ulusal-demokratik hareketinin anti-emperyalist doğrultuyu terk etme ve Kürt sorununda emperyalist bir çözüme yanaşma eğilimine de hitab etmektedir.
Kürt kimliği, toplumsal ortak çıkarların tarifinde bireysel eşitliği reddeder, bu yönüyle cumhuriyet yurttaşlığı kavramına göre teorik olarak gericidir. Ancak Kürt halkının kolektif toplumsal çıkarlarının, kendi geleceğini belirleme hakkının, kolektif toplumsal eşitliğinin bir ifadesi olduğu ölçüde ve derecede, bir geçiş dönemi boyunca, toplumsal ortak çıkarların ifadesi ve temsili için tarihsel olarak geçici bir rol oynayabilir. Bu tartışmada püf noktası, toplumsal ilişkilerin temelinde özel mülkiyet ilkesi yürürlükte olduğu sürece, kürt kimliğinin tanınmasına yönelik adımların (anadilde öğretim hakkı, ulusal-kültürel özerklik vs.) ne anlama geleceğidir. Marksist yaklaşım, feodal ve/veya burjuva özel mülkiyet ilişkilerinin egemenliği koşullarında, Kürt kimliğinin etnik ve kültürel özerkliğinin toplumsal genel çıkarların ifadesine ve temsiline kapı aralamak şöyle dursun, eşitlik ve ortak çıkarlara ters düşeceğini, bu yanıyla bölücü ve parçalayıcı olacağını söyler. Bunun anlamı, işçi sınıfı hareketinin, sendikaların, işçi sınıfı partisinin etnik çizgilerde bölünmesidir. Lenin bu nedenle ulusal-kültürel özerklik taleplerine dayanan siyasal eğilimlerin gerici ve bölücü niteliğine işaret ederek bu yaklaşıma itiraz etmiş, bunun yerine halkların eşitliğini ve özgürlüğünü talep eden “ulusların kendi geleceğini belirleme hakkını” savunmuş ve bu tezini sosyalist devrim hedefinin bir parçası olarak ele almıştır. Şu halde, Kürt kimliğinin tanınması talebi, ancak tutarlı bir demokratik halk cumhuriyetinin kurulması ve özel mülkiyetin toplumun temeli olmaktan çıkarılması koşullarında gerçekten hayata geçirilebilir. Bu kesintisiz bir devrim sürecinde kapitalizmden sosyalizme geçişten başka bir şey değildir. Kürt kimliği ancak sosyalizm koşullarında, Kürt halkının kolektif toplumsal çıkarlarının ve toplumsal eşitliğinin bir ifadesi olduğu ölçüde gerçekten hayata geçebilir. Demek oluyor ki Kürt kimliğinin tanınması talebi, yürürlükte olan burjuva toplumunda burjuva ideolojisinin krizine bir çözüm üretemez, toplumu birleştirici ve toplumsal genel çıkarları ifade edici bir rol oynayamaz.
KÜRESEL KİMLİK VE ÇOKKÜLTÜRLÜLÜK SEÇENEĞİ
Toplumsal genel çıkarları temsil edecek birleştirici bir ilkenin özel mülkiyet temelinde kurgulanmasının ve hayata geçirilmesinin olanaksızlığı, burjuva ideologlarının ileri sürdüğü milliyetçi-asimilasyoncu, etnik ve dinsel tabanlı tezlerin çözümsüzlüğü, başka seçeneklerin gerekliliğini davet eder. Sosyalist sistemin dağılması sonrasında, geç-burjuva düşüncesinde yükselen son tez, mikromilliyetçi ve dinsel cemaatçi temeller üzerinde kurgulanan “küresel kimlik” arayışlarında ifade edilmektedir. Maddi temelini sermayenin küreselleşmesinin oluşturduğu emperyalist siyasal blokların (AB, NAFTA, BDT) hükümranlığında yeni bir kapitalist uluslararası mimarinin çıkarlarına denk düşen “medeniyetler uzlaşması” ve “çokkültürlülük” söylemleri, bu doğrultuda “küresel yurttaşlık”, “Avrupalılık”, “Avrasyacılık”, “yeni-Osmanlıcılık” gibi kozmopolit ideolojik kurguları üretiyor. Bir tür sermaye enternasyonalizmine denk düşen bu tezler, etnik ve dinsel çatışmalara çözüm üretilmesine, örneğin Kürt sorununun açtığı yaralara merhem olabilir mi?
Cevap olumsuzdur! Sermayenin işçi sınıfı enternasyonalizmine benzer bir “küresel birlik” ve “evrensel barış” ideolojisi salgılayabileceği varsayımına dayanan bu yaklaşımlar, kocaman bir yanılsamadır!
Emperyalizmin toplumsal temeli özel mülkiyet ilkesi olmaya devam etmektedir. Özel mülkiyet ilkesi yürürlükte olduğu sürece pan-Avrupa, pan-Amerikan veya pan-Avrasyacı veya neo-Osmanlıcı birleşmeler, mikro-etnik veya dinsel-cemaatçi temellerde güçsüzleştirilmiş ve zayıflatılmış ezilen dünya halklarının üzerinde emperyalist ulusların sömürgeci egemenliğini kurmaktan başka amaca hizmet etmez. Ulus-üstü kimlik kurguları veya çokkültürlülük söylemleri, bu egemenliği örten birer perdeden başka bir şey değildir. Ulusların eşitliğini ve özgürlüğünü garantileyecek ve halkların kardeşçe birliğini sağlayacak yegane zemin işçi sınıfı enternasyonalizmidir. Sermayenin küresel-kozmopolit ideolojilerinden evrensel birlik ve barış düşleri devşirmek olanaksızdır.
SİYASAL REJİM VE DEVLETİN ÖZÜ
Bu sözümona “yeni” teoriler, insanlığı geriye, kapitalizmin şafağı aydınlanma öncesi karanlık ve eski çağların hayat ve düşünce biçimlerine çekiyor. Marx’a göre, somut gerçek insan kimliği ile soyut yurttaş kimliği arasındaki ayrışma ve karşıtlık, sivil toplumdaki burjuva ve işçi ile siyasal devlet üyeliği arasındaki ayrışma görünümüne, yeryüzündeki gerçek somut insan ilişkileri ile “gökyüzü”ndeki dinsel soyut ilahi yaşantılar arasındaki ayrışma ve karşıtlık görünümüne bürünüyordu. İnsanın dinsel düzlemde gökyüzünde hayali ve aldatıcı bir yaşam sürmesi, soyut insanın yurttaş olarak devlet bünyesinde benzer bir yaşam sürmesine denk düşüyordu. Dinsel gökyüzü öyküleri, mitolojiler, devlet bünyesindeki siyasal yaşantılara denk düşüyordu(6).
Sınıflı toplumlarda devlet kurumlarının kamu çıkarlarını aldatıcı biçimde simgelemesine dikkat çeken Marx’a göre, farklı siyasal rejimlere sahip devletlerde sivil toplumdan ayrı kurumların (okullar, belediye, hastaneler, yol hizmetleri, elektrik şebekesi, su şebekesi, mahkemeler, polis, ordu vs.) varlığı, burjuva (sivil) toplumun karşısında ve üzerinde genel çıkarları (eğitim, yerel yönetim hizmetleri, sağlık, konut ve işyerlerine elektrik ve su temini, adalet, güvenlik vs.) temsil ediyor gözükmek gibi ortak bir özelliğe sahiptir, ancak bu ortak toplumsal çıkarları (genel çıkarları) temsil etme özelliği aldatıcı ve biçimseldir. Marx “Hegel’in hukuk felsefesinde olduğu gibi çağdaş devletlerde de … kamu işleri ancak biçimsel bir yarar taşıyor, … yalnızca biçimsel olan bir kamu işi oluşturuyor” derken bu gerçeği vurguluyordu. Kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi ve burjuva sivil toplum alanına devri, devletin bu aldatıcı ve biçimsel yükümlülüklerinden bile sıyrılması ve çıplak baskı aygıtına dönüşmesi anlamında gerici bir eğilimi gösteriyor. Geç-kapitalist toplumda devlet feodal otokratik biçimlerine rücu ediyor. Genel toplumsal çıkarları kağıt üstünde ve biçimsel aldatıcı bir tarzda bile olsa temsil etme biçiminde yükselen anayasal cumhuriyet rejimlerinin tasfiyesi, aynı eğilimin bir başka görünümü olarak dikkat çekiyor.
Devletin özünü, onun dayandığı mülkiyet ilişkileri temeli ve bu temele dayanan sınıf egemenliği oluşturuyor. Devletin anayapısı, yani siyasal rejimi ise (parlamenter demokrasi, anayasal cumhuriyet, anayasal meşruti monarşi, monarşik otokrasi, oligarşik diktatörlük, askeri diktatörlük vs.) devletin yalnızca dış biçimini oluşturuyor. Özel mülkiyete dayanan toplumsal ilişkiler temeli üzerinde birbirinden çok farklı devlet biçimleri kurulabilir. Örneğin cumhuriyetçi ABD, Türkiye, Fransa; askeri faşist diktatörlük olk Şili, İspanya; meşruti monarşi olarak İngiltere, Holanda, İsveç; otokratik monarşi olarak Prusya, Rus Çarlığı, Osmanlı; oligarşik diktatörlük olarak Batista Küba’sı vs. birbirinden çok farklı siyasal rejimlere (anayapılara, devlet biçimlerine) sahiptir, ama hepsinin özünde ve temelinde özel mülkiyet ilişkileri yatar. Hegel ise çağının devlet yapısını (siyasal rejimlerini) “halkın tümünün yaşamını kendi içinde toplayan somut evrenselliği ile değil siyasal devlet olarak soyut evrenselliği ile inceliyordu, bu nedenle yanlış olarak devleti devlet biçimine (siyasal rejimine) indirgiyordu, oysa siyasal rejim devletin özünü değil yalnızca dış biçimini oluşturuyordu.”(7)
Halk egemenliği ve demokrasi açısından Marx’ın siyasal rejim eleştirisine yaklaşımı farklıdır. Çağının siyasal rejimlerinin eleştirisine girişirken Marx devletin özünde yatan mülkiyet ilişkilerine dikkat çekiyor, özel mülkiyet temelinden kaynaklanan toplumsal sorunların önemine işaret ediyor, bu yanıyla kendini Hegel’ci eleştiriden ve liberal anayasacı eleştiriden ayırıyor, Moses Hess gibilerinin eleştirilerinden esinleniyor. Moses Hess, birey özgürlüğünü ve özel mülkiyet ilişkilerini güvenceye alma peşindeki anayasal devlet biçimlerinin bu niteliğiyle bireylerin soyut genel çıkarlarının temsilci olma ihtiyacını karşılamak isterken somut bireylerin karşısında ve üzerinde yer aldığını, böylelikle yöneten ve yönetilen ayrımını (üsttekiler ve alttakiler ayrımını) siyasal düzlemde ürettiğini, anayasal söylemde halk (ulus) egemenliğinden dem vururken, hükümranlığı halka vermesi gerekirken, bunu sözde bıraktığını sergiliyor. Moses Hess’e göre “Tüm halkın elinde olması gereken yasa koymak hakkı, halkın yalnızca güç ve kurnazlıkla iktidarı eline geçirmesini bilen bölümü tarafından kullanılıyor.” Hess’in açıklamasına göre, ABD’de ve Fransa’da varolduğu biçimiyle anayasal rejim, teokratik, klerokratik, despotik feodal rejimlere göre bir ilerlemeyi temsil ediyor, ancak özel mülkiyet temeline dayanan egemenlik ve bağımlılık ilişkileri devam ettiği için, bu ilerleme özde değil biçimdedir, pek fazla önem taşımaz. Marx’a göre de, özel mülkiyet devletin temeli ve özü olmaya devam ettiği sürece, anayasal devlet (hukuk devleti, cumhuriyet vs.) halkın gerçek genel ve ortak çıkarları olarak devlet çıkarlarının “ancak biçimsel bir tarzda” varolduğu bir devlettir. Anayasal hukuk devletinde (cumhuriyet rejiminde) bile yöneten ve yönetilen ayrımının, “başlar ve ayaklar” ayrımının devam etmesinin kaynağında, bu devlet biçiminin özünde ve temelinde yatan özel mülkiyetin dokunulmazlığının devamlılığı yatar(8).
GERİCİ TEHDİDE KARŞI CUMHURİYETE SAHİP ÇIKMALI MI?
Devletin monarşist veya cumhuriyetçi biçimleri arasındaki farkın önemi Marx’tan bu yana ilerici ve sol düşüncenin gündemini işgal etmiştir. Monarşist, anayasal-monarşist, cumhuriyetçi farklı siyasal devlet biçimleri, kapitalist özel mülkiyetin bekası çerçevesinde kaldıkları için, sadece sınırlı-biçimsel-göstermelik bir ilerlemeyi temsil ediyor. Marx devletin monarşist ve cumhuriyetçi biçimleri arasındaki farkı saptıyor ama hemen arkasından burjuva cumhuriyetini biçimsel ve özel mülkiyet düzeninin sınırları içinde kalan bir ilerlemeyi temsil etmekle suçluyor. A.Cornu bunu şöyle anlatıyor: “… siyasal devlet, bütün biçimleriyle, gerçek yaşamını toplumda sürdüren insana yabancı bir örgüt oluşturuyordu. Bu ikiliği, devlet ile toplum arasındaki bu ayrılığı ortadan kaldırmak için, devletin biçimini siyasal reformlar yoluyla değiştirmek, mutlak krallığın yerine anayasal krallığı ya da anayasal krallığın yerine cumhuriyeti geçirmek yetmiyordu, çünkü bu farklı biçimler arasındaki savaşım, topluma karşıt bir nitelik taşıyan devletin çerçevesindeki bir savaşım olarak kalıyordu.” Cornu Marx’a atfen açıklamayı sürdürüyor: “Bütün siyasal devlet biçimleri için bu böyleydi. Anayasal krallık, yabancılaşmanın eksiksiz biçimini oluşturan mutlak krallığa göre bir ilerleme göstermekle birlikte, insanı yabancılaşmadan kurtarmıyordu. Halkın istencini dile getirdiği için krallığa göre bir ilerleme oluşturan cumhuriyet bile, bu işi ancak özel çıkarlardan ayrı, genel bir çıkarın imgesel alanıyla sınırlı bir siyasal biçim altında, biçimsel bir tarzda yapıyordu.” Marx aynı konuyu şu sözlerle tarif ediyor: “Krallık ile cumhuriyet arasındaki savaşım da henüz soyut devlet içerisindeki bir savaşım olarak kalıyordu.”
Demokrasi mücadelesinin ve cumhuriyet talebinin önemi ve sınırlılığı bir arada ele alınmalıdır. Cornu, Marx’a atfen “Siyasal devlet halk istenç ve hükümranlığını gerçekten dışavurmadığı için, kaçınılmaz olarak anti-demokratik bir nitelik taşıyor ve gerçekte halkı bağımlılık içinde tutmaktan başka bir işe yaramıyordu” derken en demokratik burjuva devletinin bile kaçınılmaz olarak anti-demokratik olduğu Marksist tezini dile getiriyor. En demokratik burjuva cumhuriyeti bile halkı bağımlı ve boyun eğmiş biçimde tutmaktan başka işe yaramaz. Demokrasi mücadelesinin ve cumhuriyet talebinin önemi, ufak darbelemelerle devletten tuğlalar sökmekle sınırlı olduğu bilinerek anlaşılabilir. Demokrasi ve cumhuriyet talebine sahip çıkmak, devleti (siyasal rejimi), mevcut demokrasiyi ve cumhuriyeti aşma hedefini gözetmediği sürece, devlet içerisindeki bir mücadele olarak kalmaya, özel mülkiyet egemenliğine halkı boyun eğdirmeye hizmet eder. Cornu açıklamaya devam ediyor: “Devlet ile toplum arasındaki, özel yaşam ile kamusal yaşam arasındaki karşıtlığı ortadan kaldırma olanağını yalnızca ‘gerçek’ demokrasi, yani yalnızca biçimsel olmayan, ama gerçek bir nitelik taşıyan demokrasi sağlıyordu.” Marksizm bu sorunun çözümünü, sonraki onyıllarda, teoride “proletarya diktatörlüğü” kavramıyla, pratikte Paris Komünü ve Sovyet İktidarı girişimlerinde bulmuştur.(9)
İŞÇİ SINIFININ İDEOLOJİK BAĞIMSIZLIĞI VE MÜSLÜMAN KİMLİK
Somut gerçek çıkarlarının peşindeki işçiler, kolektif işçi kimliğiyle, giderek sınıf bilinçli işçi kimliğiyle işçi sınıfı olarak davranmaya olan nesnel eğilimiyle, soyut ve genel çıkarları temsil edebilir mi? Bu temsilin koşulu, işçilerin somut işçi olarak varolma koşullarından sıyrılmaları, kolektif işçi, giderek işçi sınıfı kimliğiyle tavır almaları ve eyleme geçmeleri, işçi-yurttaşlar olarak politik kimlik kazanmalarıdır; işçiler, kendi gerçek somut varlıklarından farklı ve ona karşıt bir niteliği kazanarak, yeryüzünden gökyüzüne yükselerek bunu yapabilir. Marx’a göre işçiler için “yaşantılarının çeşitli uğraklarından gerçekleştirilmesi en güç olan uğrağı, siyasal devlet uğrağı… oluşturuyor.” Siyasal düzlem, “… kolektif bir nitelik, genel bir nitelik taşıyan tek alanı oluşturuyor.” İşçiler için siyasal alan yeryüzündeki yaşantılarının “dinini, kendi evrenselliğinin gökyüzünü oluşturuyor.” Siyasal islamın burada “müslüman” kimliğiyle devreye girmesi, bu genelleşmiş çıkarların temsili ihtiyacına denk düşüyor, bu ihtiyacı çarpıtılmış, saptırılmış ve gerçekten “dinsel” bir ifadeye büründüren bir ideolojik müdahale biçimi kazanıyor, bu haliyle kollektif işçinin sınıf bilincine ve sınıf kimliğine yönelmesi sürecini baltalıyor. Nasyonal sosyalist işçi hareketi, liberal veya reformist işçi siyasetleri, yahudi veya hıristiyan işçi hareketleri gibi müslüman işçi hareketi de (10), işçilerin kendi evrenselliğinin gökyüzünü kurma yönelişine bir ideolojik müdahale özelliği taşıyor. Bu nedenle, işçi sınıfı hareketinin inşası için mücadele, liberal-reformist-nazi-hıristiyan-yahudi-müslüman vs. çarpıtılmış ve saptırılmış işçi siyasetlerinin teşhirini ve aşılmasını gerektiriyor. Bu teşhir ve aşma çabası, bu saptırılmış işçi siyasetlerinin, işçilerin kendi gökyüzünü kurma ihtiyacının bir ifadesi olduklarının farkında olmayı da gerektiriyor. Marx burada, hepsi de özel mülkiyetin savunuculuğuna, mazur ve meşru gösterilmesine dayanan Hegel’ci akımın, burjuva liberalizminin (ve daha sonra ortaya çıkan diğer akımların) karşısına hem siyasal (soyut) düzlemde hem de toplumsal (gerçek) düzlemde işçilerin iradesini ve hükümranlığını dışa vuran özel mülkiyetin reddini ve sosyalizmi savunan kendi demokrasi anlayışını çıkarıyor. Marx’ın anlayışına bağlı kalırsak, siyasal düzlemde iki hükümranlık anlayışı söz konusu olabilir: egemen sınıfın temsilcilerinin (kralın, padişahın, askeri diktatörün veya burjuva politik aktörlerin) hükümranlığı veya halkın (işçi sınıfının ve müttefiklerinin) hükümranlığı… Siyasal düzlemde saptırılmış ifade biçimlerine bürünmüş liberal-reformist-nazi-hıristiyan-yahudi-müslüman vs. bütün “işçi siyasetleri” egemen sınıf temsilcilerinin hükümranlığı koşuluna bağlıdır.
SONSÖZ YERİNE
Türk burjuvazisi, siyasal ve ekonomik bir krizin yanı sıra tarihinde ilk defa olmak üzere ideolojik bir krizin içine sürüklenmektedir. Bu kapsamlı kriz, kapitalist sistemin uluslararası düzeyde aynı derecede çok yanlı ve kapsamlı kriziyle de üst üste gelmektedir. “Medeniyetler uzlaşması”, “Osmanlı’nın restorasyonu”, “komşu halklarla sıfır sorun” ve “açılım” söylemleriyle perdelenmek istenen bu kriz süreci, yakın gelecekte, söylemlerin tersine büyük çatışmaların ve savaşların kaynağı olmaya adaydır. Kapitalist sistemin zayıf halkası olmaya en yakın adaylardan biri Türkiye’dir. Türkiye ve bölge halklarının büyük felaketlere sürüklenmesini önleyecek biricik güç, işçi sınıfı hareketidir. Bütün çabalarımız, merkezi bir siyasal kurmaydan yoksun olan işçi sınıfının tarih sahnesine adım atmasının koşullarını sağlamaya, siyasal örgütlenmesini geliştirmeye yönelmelidir.
1. Müslümanlığı ABD emperyalizminin ideolojik ve politik gölgesinde tanımlayan ve yaşayan “ılımlı” yalandan müslümanların “olmayacak duaya amin” demesinde elbette yadırganacak bir yan yoktur.
2. Marksistlerin burjuva cumhuriyetine karşı muhalefette en temel itiraz ve eleştiri dayanaklarından biri de bu tezdir.
3. Örneğin Deniz Feneri
4. Emperyalist akıl hocalarının kulaklarına üflediği kavramları tekrarlayan İslamcı ve liberaller
5. V.I.Lenin, Militan Materyalizmin Önemi Üzerine, 1922
6. K.Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Giriş
7. K.Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Giriş. Burada TC devletini ele alan sol analizlerin bir çoğunun aynı Hegelian yanlış ile sakatlanmış olduğuna, TC devletini siyasal rejimine indirgeyerek ele aldıklarına dikkat edilmelidir. Bugünkü siyasal rejim krizinin bu biçimde ele alınışı, bu “sol” analizlerin liberal eleştirinin yedeğine düşmesini izah ediyor.
8. 12 Eylül anayasasına karşı yeni bir anayasayı savunan sol-liberal eleştiri, anayasal rejimin özündeki mülkiyet ilişkileri hakkında söz söylemediği sürece, en iyi durumda bile biçimsel bir ilerlemeden fazlasını vaat edemez.
9. K.Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Giriş. TKP-Gelenek çizgisinin “Felaketin Eşiğinde” programatik metninde açıklanan “cumhuriyete sahip çıkma” tezi, burada işaret edilen çerçeveye teoride gözünü kapamıyor, ancak TKP-Gelenek pratik eylemde sözünün gereğini yapmadığı takdirde, düzen ve devlet içi bir savaşımla yetinmeye çağrı yaptığı biçiminde anlaşılma riski taşımaya devam ediyor. Sosyalist hareketin yüzyılı aşkın tarihi, sözlerinin gereğini yapmayanların örnekleriyle doludur.
10. Hak-İş’in hükümet desteğindeki yükselişi bu tartışma bağlamında dikkat çekicidir.
NEREYE GİDİYORUZ? NE YAPMALI?
Siyasal rejim tartışmalarının hız kesmeden devam etmesi, bir siyasal rejim krizinin orta yerinde bulunduğumuzun en açık göstergesidir ve bu krizin sadece Türkiye ile sınırlı olduğu da söylenemez. Ulus-devletler kadar uluslararası ilişkiler de benzer bir tartışmanın dalgalarıyla yükselip alçalıyor. AB Anayasası ve AB’nin genişlemesi tartışmaları, BOP projesi, G8-G20-Bağlantısız Ülkeler-ALBA zirveleri, son Honduras darbesi, sosyalist sistemin Avrupa’daki çöküntüsü sonrasında bölünen ve yeni oluşan devletler, yeni devletleşme istemleri, kapitalist sistemin genelleşmiş bir siyasal rejim krizi içinde çalkalandığını gösteriyor. Burjuva siyaset teorisinde “devlet yetersizliği”, “haydut devletler”, “siyasetin küreselleşmesi temelinde ulusal egemenliğin sınırlarının sorgulanması”, “medeniyetler çatışması veya uzlaşması” gibi kavramların son yıllarda peşpeşe su yüzüne vurması, burjuva siyaset pratiğinde yerleşik devlet sınırlarını ihlale yönelik tasarıların ve ilhak taleplerinin yüksek sesle dile getirilmesi, bölgesel savaşların ve etnik çatışmaların baş göstermesi gibi gelişmelerin işaret ettiği yöne bakılırsa, siyasal krizin derinliği, yaygınlığı ve kapsamı hakkında bazı ipuçları yakalanabilir. Siyasal krizin arka planında çığ gibi yuvarlanarak gelen devasa bir ekonomik krizin, ekolojik, toplumsal ve kültürel boyutlarla katlanarak kapitalist sistemi sardığı da fark edilirse, yüz yılı aşkın bir süredir tanık olunmamış yepyeni koşullarla yüzyüze olduğumuzu görmemek olanaksız.
Öte yandan siyasal gericiliğin ve karşı-devrim dalgalarının kıyılarımızı dövdüğü bu kriz dönemecinde, işçi sınıfı sosyalizminin “kapitalizmden komünizme geçiş çağı” olarak saptadığı ve geçerliliğini bugün de koruyan analizimizi derinleştirmek, yüzyüze olduğumuz meselelere bakışımızı berraklaştırmak ve siyasal görevlerimizi yeniden tanımlamak zorundayız.
Bilimsel sosyalizmin sağlam tez ve ilkelerine dayanmak ve buradan hareket etmek gibi bir üstünlüğümüz olmakla birlikte, bu tez ve ilkeleri güncel gelişmeler ışığında yeniden ele almak ve geliştirmek gerekiyor. Gidişatın bilimsel kavranışı, siyasal sonuçlar çıkarılması, “Ne yapmalı? Nereden Başlamalı?” meşhur sorularına yeniden yanıtlar aranması için girişilecek kollektif bir çabaya bağlıdır. Bu yazımızla, bu kollektif çabanın ilk zemin taşlarını döşemeye katkı yapmayı deneyeceğiz.
CUMHURİYET Mİ, OSMANLI’YA DÖNÜŞ MÜ?
Pek çoklarına daha 10 yıl önce, bazılarına bugün bile bir fantezi gibi gelen “Cumhuriyet mi? Osmanlı Saltanat Rejimine Dönüş mü?” tartışması hızla sökün eden gerici gelişmeler eşliğinde devam ediyor. Bu satırların kaleme alındığı saatlerde bütün TV kanallarından “Öğretim Birliği” ilkesini ayaklar altına almaya yönelik yeni bir adımın YÖK tarafından atıldığı duyuruluyordu. İmam Hatip Liselerinin tornasından geçirilmiş bir kuşağın devlet bürokrasisi içinde etkili konumlara getirilmesini gözeten bu karar, son haftalarda üniversite öğrencileri tarafından protesto edilen üniversite harçlarına zam yapılması, üniversitelerin piyasa taleplerine tam bağımlı kılınması, genç akademisyenlerin iş güvencesinin kaldırılması kararlarını tamamlıyordu. Cumhuriyet rejiminin Öğretim Birliği dönüşümünü ve 1933 Üniversite Reformu’nu iptal eden hükümetin bu adımlarla siyasal rejimin çözülüşünde yeni bir evreyi tamamladığı açıktır.
Türk burjuvazisi, büyüme sürecinde kaçınılmaz olarak emperyalist sermaye birikimi ile bütünleşme eğilimine girerken, bu eğilimin bir yan ürünü olarak ortalama onar yıllık dönemlere yayılan yeniden yapılanma ve yönelim değişikliği krizleri ile yaşadı. 1999-2001 ekonomik krizi ile tetiklenen ve 3 Kasım 2002 seçimlerinde AKP’nin işbaşına getirilmesi ile hızlanan son yeniden yapılanma evresinde, daha öncekilerden farklı olarak, olgunlaşan siyasal rejim krizinin çok daha köklü değişikliklere gebe olduğu anlaşılıyor: devlet biçiminin, resmi devlet ideolojisinin, egemen sınıf bileşiminin, devlet sınırlarının, uluslararası sermaye ittifaklarının ve ilişkilerinin uzun olmayan bir tarihsel süreçte topluca değişmesinin eşiğindeyiz. Bu değişim sancısı, türk burjuvazisini ideolojik ve siyasal bir belirsizliğe sürüklüyor ve sarsıyor. Soyut laik-türk-cumhuriyet yurttaşı ortak kimliği yanılsamasının artık birleştiremediği ve özel çıkarlar ile toplumsal çıkarlar arasındaki çelişkiyi perdelemeye yetmediği bugünkü koşullar, türk burjuvazisinin yeni ideolojik ve toplumsal kimlik arayışlarına kaynaklık ediyor.
Bu arayışların içinde en fazla öne çıkanı, “Yeni Osmanlıcılık” olarak tarif edilen Osmanlı İmparatorluğu’nun restorasyonu tasarısıdır. Büyük Orta-Doğu Birliği’nin hukuksal ve siyasal temelini kurmaya aday, etki alanını Ön-Asya’dan Orta-Doğu’ya, Doğu ve Kuzey-Afrika’ya, Kafkaslar’dan Orta-Asya’ya ve Balkan’lardan Karadeniz çevresine kadar eski Osmanlı egemenlik bölgelerinde kurgulayan bu tasarı, Rusya’nın güneyinde ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin batısında, Avrasya hakimiyeti peşinde savaşlara koşulacak, ABD emperyalizmi yanlısı bir “büyük güç” müsveddesi yaratma yönünde “ilerliyor”. Yeni-Osmanlı’nın hukuksal ve siyasal anayapısı için hilafet-saltanat-çokuluslu federasyon ilkeleri seslendirilirken, laik cumhuriyet, ulus-devlet ve Mustafa Kemal’in tarihsel kimliği bu ilkelerin engeline dönüşüyor; burjuvazi yeni ideolojik ve toplumsal kimlik arayışları içinde redd-i miras koşusuna kalkıyor.
Osmanlı İmparatorluğu’nun restorasyonu, bir emperyalist proje olarak ve dünya paylaşımı mücadelelerinin içinde ABD mihverinde sivriltilmiş tezlerden biridir. ABD emperyalizmi, bu tezin farklı bir seçeneğini de Türkiye Cumhuriyeti’nin AB üyeliği tezgahıyla sıcak tutmaya gayret ediyor. Almanya’nın Doğu Avrupa’ya ve Orta Doğu’ya yayılması eşliğinde, Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti sınırlarında yani emperyalist paylaşım mücadelelerinin ön cephesinde, Türk Ordusu ve devletini entegre etmiş bir Avrupa Birliği’nin savaşa hazır bir büyük güç olarak yerleşmesini hedefleyen bu seçenek, Avrupa halklarının emperyalist savaş ve gerici anayasa girişimlerine karşı yükselen direnişi sayesinde şimdilik tıkanmış ve gözden düşmüş gözüküyor.
TÜRK BURJUVAZİSİNİN İDEOLOJİK-SİYASAL KRİZİ
Siyasal rejimin çözülüşü, sivil toplumun üyesi özel ve gerçek çıkarlar peşindeki somut insanlar ile cumhuriyetin siyasal yurttaşları arasındaki ayrışma ve karşıtlık biçiminde dışa vuruyor. Bu ayrışma ve karşıtlık nereden kaynaklanıyor?
Özel mülkiyet temelinde işleyen topluma karşıt olarak genel ortak çıkarları temsil eden devletin sivil toplumdan ayrışmasının, burjuva sivil toplum ile siyasal devlet arasındaki karşıtlığı doğurduğu biliniyor. Sivil toplumun üyesi olan insanlar (burjuvalar, işçiler vs.) ile devletin (cumhuriyetin) üyesi olan yurttaşlar arasındaki ayrışmanın ve karşıtlığın temelinde, özel çıkarlar ile toplumsal ortak çıkarlar arasındaki çelişki yatar. Kapitalist toplumdaki insanların (burjuvalar, küçük burjuvalar, işçiler dahil) kimlikleri burada ayrışır: İnsanların özel çıkarlarının peşindeki gerçek ve somut yaşantılarından ayrı olarak toplumsal özlerinden soyutlanmış ve devletin (cumhuriyetin) üyesi yurttaşlar olarak kimlikleri görünür hale gelir. Siyasal yurttaş, kendi gerçek somut varlığından çok farklı ve ona karşıt bir kimlik edinir. Laiklik, türklük ve cumhuriyet yurttaşlığı toplumsal ortak çıkarların ve ortak kimliğin genel tarifinde somut insanlara karşıt ve onların üzerinde bir kimliğin soyut tanımına dayanır. Ne var ki bu soyut laik-türk-cumhuriyet yurttaşı tanımına dayandırılmak istenen ortak kimlik, en azından (kürt meselesi dışında) teorik olarak bir eşitliği öngörmekle birlikte, özel mülkiyet temelinde işleyen toplumun sınıfsal ayrışması içinde farklı hayatlar yaşayan somut insanların (işçilerin ve burjuvaların, yoksulların ve zenginlerin, kürtlerin ve türklerin vs.) özel çıkarları ile toplumsal ortak çıkarları arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi gidermeye ve aşmaya yetmez.
12 Eylül faşizminin Türk-İslam Sentezi öğretisini “resmi atatürkçülük” olarak dayatması, burjuvazinin ideolojik krizini çözemedi, tersine derinleştirdi. 1990’lardan 2000’lere uzanan 28 Şubat darbe düşüğü ile de aşılamayan ideolojik bunalım, 2001 ekonomik krizi sonrasında AKP hükümetinin işbaşına gelmesiyle ve Kürt Sorununda yaşanan kilitlenmeyle birlikte, emperyalizme tam boy teslimiyetin meşrulaştırılması yönünde gelişti. Yabancı sermayenin denetimine geçen bankacılık sektörünün, özelleştirilen kamu işletmelerinin ve çökertilen tarımsal üretimin, ABD’nin emireri generallerin mutlak egemenliği altına alınmış ordunun tamamen emperyalizmin çıkarlarına uygun olarak yeniden yapılandırıldığı, medya ve büyük sermaye tekellerinin TÜSİAD mihverinden MÜSİAD mihverine kaydığı nesnel koşullar temelinde, ülkenin belli başlı bütün siyasal ve ideolojik meseleleri emperyalist merkezler tarafından yönetilir ve yönlendirilir hale geldi. Kemalizmi, laikliği, Mustafa Kemal’in tarihsel kişiliğini, yurtseverliği, bağımsızlığı, “yurtta sulh cihanda sulh ilkesini”, ekonomik ve toplumsal hayatta devletçiliği, cumhuriyeti, kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını modası geçmiş kavramlar olarak suçlayan, hatta siyasi yargılamaların hedefi ilan eden, buna karşılık emperyalizme bağımlılığı, özelleştirmeleri, ekonomik ve sosyal liberalizmi, padişahçılığı, Osmanlı restorasyonunu, hilafeti, Barzaniciliği yücelten ideolojik ve siyasal reçeteler havada uçuşuyor.
KİMLİK TARTIŞMALARI NE ANLAMA GELİYOR?
Güncel laiklik ve kürt sorunu tartışmalarında karşıt müslüman ve cumhuriyet yurttaşı kimlikleri arasındaki çatışma ya da türk ve kürt kimlikleri arasındaki gerilim, burjuvazinin ideolojik bunalımının göstergeleri olarak anlam kazanıyor.
Türk burjuvazisinin ortak bir ideoloji etrafında toplumsal çıkarları ifade etme arayışına çözüm olarak önerilen yeni islamcı ve küreselleşmeci liberalizm bulamacı tezler, türk burjuvazisinin ideolojik bunalımına çare üretebilir mi? Amerikancı modern şeriat özlemleri (kibarca “ılımlı İslam” denilen reçete) ve ulus-devleti aşacak federasyon projeleri, türk burjuvazisinin coğrafyamızdaki egemenliğini yeniden üretmeye ve devam ettirmeye hizmet edebilir mi? Müslüman kimliği, çokkültürlülük, küresel vatandaşlık ve kürt kimliği üzerine önerilerin, özel mülkiyet temeli üzerinde işleyen sivil toplumdaki özel çıkarlar ile devletteki toplumsal ortak çıkarlar arasındaki çelişkinin çözümünü üretmesi mümkün mü?
Kapitalist toplumun sınıfsal ayrışması içinde sivil toplumdaki özel çıkarlar ile devletteki toplumsal ortak çıkarlar arasındaki çelişkinin bir çözümü yoktur. Bu olanaksızlığı, farklı hayatlar yaşayan somut insanların (işçilerin ve burjuvaların, yoksulların ve zenginlerin, kürtlerin ve türklerin vs.) özel çıkarları ile toplumsal ortak çıkarları arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi gidermeye ve aşmaya laik-ulusal-cumhuriyet yurttaşlığının yetmediği Marx’tan bu yana biliniyor. Sivil toplumun ve devletin temeli özel mülkiyet olarak kaldığı sürece, bu olanaksızlığı daha geri ve kağıt üstünde bile olsa eşitliği tanımayan çözüm önerileriyle aşma çabası “olmayacak duaya amin” demektir.(1)
Müslüman kimliği, çokkültürlülük, küresel vatandaşlık ve kürt kimliği önerilerini bu çerçevede ayrı ayrı inceleyelim ve laik-ulusal-cumhuriyet yurttaşlığı ile karşılaştıralım.
Karşılaştırma ilk elde şunu açıkça gösteriyor: Laiklik ve cumhuriyet yurttaşlığı toplumsal ortak çıkarların genel tarifinde en azından teorik olarak bir eşitlik öngörüyor; sınıfsal ve toplumsal konumu, gelir düzeyi, hayat ve geçinme tarzı ne olursa olsun, kağıt üstünde ve varsayım olarak bütün devlet (cumhuriyet) üyesi yurttaşlar aynı tek ve ortak ilke üzerinden tanımlanıyor, eşitleniyor, aynı hak ve hürriyetlere sahip olarak ilan ediliyor. Ne var ki toplumun temeli özel mülkiyet ilkesine dayandığı sürece, devletteki toplumsal hak ve çıkarların tarifinde kağıt üstünde yazılı olan bu ilke, teori sınırında kalacak ve hayata geçmeyecektir.(2) Böyle olduğu içindir ki, sivil toplumun ve devletin temeli özel mülkiyet olarak kaldığı sürece, burjuva cumhuriyeti, somut işçi ile somut burjuvayı soyut bir yurttaşlık ilkesi etrafında asla birleştiremeyecek, sivil toplumda ve devlette sınıf karşıtlığını örten ideolojik meşruluk perdesi daima iç çatışma ve gerilimle siyasal krizlere kaynaklık edecektir.
MÜSLÜMAN KİMLİĞİ YAPIŞTIRIR MI BÖLER Mİ?
Müslüman kimliğinin toplumsal ortak çıkarların temsilinde daha geri bir kavram olarak daha da yetersiz meşruiyet ürettiği ilk bakışta varsayılabilir. Müslümanlar (ya da İslamcılar) toplumsal ortak çıkarların genel tarifinde soyut ve kağıt üstündeki eşitliği bile reddederek cumhuriyet yurttaşlığı ile ters düşüyor, genel ortak çıkarların temsilini “müslüman ümmeti” ile sınırlıyor. Herkesin müslüman olduğu bir toplumda elbette ümmet üyeliği ile cumhuriyet üyeliği eşitlenmiş gibi düşünülebilir ve toplumsal ortak çıkarların soyut temsilci kimliği islamcılara atfedilebilir, ancak müslüman kimliği birkaç bakımdan cumhuriyet yurttaşlığı ile kıyaslanamayacak kadar gerici, bölücü ve yetersiz bir kavramdır: Birincisi müslüman olmayanları dışlayıcıdır, hatta müslümanlığın şu veya bu mezhebini, eğilimini, akımını hatta dindarlığın farklı derecelerini dışlayıcıdır, onları toplumsal ortak çıkar tarifinin dışına iter, dinsel inancın iktidar alanını hatta bunun belirli bir biçimini bir baskı ve egemenlik aracı olarak kullanır, zulüm ve imha vesilesi sayma sınırlarına kadar genişletir; ikincisi müslüman olup mevcut devletin üyesi olmayanları (başka müslüman halkları) kapsayıcıdır dolayısıyla ortak pazara egemen devlet üyeliğinin sınırlarını belirsizleştirir, pazar birliği temelinde toplumsal ortak çıkarların tarifini belirsizleştirir; üçüncüsü cumhuriyet yurttaşlığı kimliğinde temsil edilen ve devlet üyesi herkesin dini, dili, toplumsal sınıfı ve statüsü ne olursa olsun en azından teorik olarak ve kağıt üstünde eşitliğini kabul eden anlayışı reddeder. Bütün bu nedenlerle cumhuriyet yurttaşlığı en azından kağıt üstünde, toplumsal ortak çıkarları ifade ihtiyacını karşılar, oysa müslüman toplumsal kimliği toplumsal ortak çıkarları ifade ihtiyacını karşılamaktan kağıt üstünde bile geri kalır, en iyi ihtimalle özel ve somut çıkarlar peşindeki sivil toplumsal alt grupların (3) çıkarlarının yanıtı olabilir.
Bütün bunların sonucunda ne olması beklenebilir? Müslüman ortak kimliği etrafında bir siyasal toplum (devlet) ideolojisi kurgulayanlar(4) bugünkü devletin (cumhuriyetin) yurttaşlarını din ve mezhep kavgaları ve dindarlığın farklı dereceleri üzerinden birbiriyle boğaz boğaza getirmek, dinsel baskı ve zorlamayı topluma dayatmak, ulus-devlet sınırlarının dokunulmazlığını ve ulusal pazar üzerindeki egemenliğini sorgulatmak, ilhak ve istila taleplerine dayanan yeni bir bölgesel savaşlar dönemini meşrulaştırmak ve nihayet büyüme genişleme hayalleri peşinde çözülme ve dağılma risklerini göğüslemek zorunda kalacaktır.
Bu risklere karşı, yeni resmi ideoloji yapıcıları kerameti kendinden menkul tuhaf bir sigorta öneriyorlar: çokkültürlülük ve medeniyetler uzlaşması! Marksizmin insanlık tarihini sınıf mücadeleleri tarihi olarak açıklayan yaklaşımına karşılık olarak, burjuva sosyolojisinin insanlık tarihini yerel ve birbirinden ayrı kültür ve uygarlıkların tarihi olarak açıklayan yaklaşımının bir uzantısı olan çokkültürlülük ve medeniyetler çatışması/uzlaşması tezleri, tarihsel ve toplumsal ilerlemenin maddi temellerini ve sınıfsal köklerini perdelemeyi amaçlayan burjuva teorilerine dayanıyor.
Tekkültürlülük, etnik homojenlik, ulusal asimilasyon ve laiklik gibi ilkelere dayanan üniter ulus-devlet tezlerinin antitezi olarak sunulan çokkültürlülük, “medeniyetler çatışması” tezlerinin antitezi olarak sivrilen “medeniyetler uzlaşması”, birarada ideolojik ve siyasal bir kolaj oluşturmayı üstleniyor. “Müslüman kimliği” üst tanımının birleştirmekten çok parçalanma, çatışma ve dağılma yaratıcı olası etkilerine karşı dinamikleri güya harekete geçirecek, ulusüstü bölgesel dünya pazarlarına egemenlik temelinde çokuluslu federasyon devletleri oluşturma ve bunları emperyalizmin hiyerarşik sistemi içinde birbirine yapıştırma işlevlerine hizmet edecek ideolojik kavramlar ve tarih tezleri geç-burjuva düşünce dünyasına ve siyaset teorisine egemen oluyor, oradan “Avrupa bilim ve düşünce dünyasının sözümona en yeni ve ışıltılı sözünün gözlerini kamaştırmasına izin vererek, bu ışıltının arkasında burjuvaziye, onun önyargılarına ve burjuva gerici düşüncelere yaltaklanmanın şu ya da bu çeşitlemesini görememiş ve moda olan her gerici düşünce akımının peşine düşmüş”(5) sınıf gözlüğünü çıkarmaya veya takmamaya eğilimli küçük burjuva sosyalizmine de sirayet ediyor. Böylece, dinsel baskı, gericileşme, din-temelli çatışma ve savaşlardan himaye ihtiyacı, dinlerin hiyerarşik otorite ve önderlerinin uzlaşma ve anlaşma kudretine, tolerans ve sabır düzeylerine emanet ediliyor.
Kağıt üzerinde de olsa eşit yurttaşlar olarak kaderleri hakkında teorik olarak söz sahibi olabildiği “cumhuriyet” rejiminden farklı olarak, halkların artık papa, patrik, halife gibi dinsel önderlerin buyruğuna girdiği, onları koyun gibi izlediği, çatışma ve uzlaşma kararlarının meşruiyetinin dinsel önderliklerin ve hiyerarşilerin fetva ve yaklaşımlarına göre yargılandığı bu yeni dünya düzeni tasavvuru, somut insanların, işçilerin, sınıf bilincinden arındırıldığı ve ideolojik esaret altına alındığı bir geleceği vaat ediyor. Çokkültürlülük ve medeniyetler uzlaşması işte böyle parçalı kırıklı bir dünyanın ve hayatın meşrulaştırılmasının teorisidir.
Lenin, sınıflı toplumlarda, her ulusal kültürde iki kültürün bulunduğundan sözetmiştir: egemen sınıfın kültürü ve ezilen sınıfın kültürü. Çokkültürlülük tezleri ise toplumsal kültürün sınıfsal temellerine dair bu yanını görmez, bu haliyle içeriği bakımından burjuvaziye hizmet eder.
OKULLARDA KRİZ VE TESETTÜR GERİLİMİ
Çokkültürlülük başlığı altında yürütülen tartışmaların alt başlıkları arasında kimileri, ideolojik ve siyasal krizin tezahürleri olarak siyasal gündemi işgal eden gerilim başlıklarını oluşturuyor. Bunlardan ikisine, tesettür giyimi ve öğretim birliğinin parçalanması sorunlarına daha yakından bakılmalı.
Tesettür giyiminin özel ve kamusal yaşamda uygulanabilme olanağı üzerinde yürütülen siyasal tartışma, her şeyden önce salt kültürel bir meseleye ya da salt dinsel bir kuralın yerine getirilmesi istemine ilişkin bir tartışma değildir. Burjuva devleti çerçevesinde özel giyim tarzını talep eden özel çıkarlar ile kamusal yaşamın gerektirdiği kamusal giyim tarzı dayatmaları arasındaki çatışma çözümlenemez. Müslüman kadınların, özel dini inanışları nedeniyle tesettür kılığı taşıyabilme ‘özgürlüğü ve hakkı’ tartışması, kapitalist toplumda özel yaşam ile kamusal yaşam arasındaki karşıtlıktan kaynaklanıyor. Bu karşıtlık ancak gerçek bir demokraside, sosyalist bir cumhuriyette ortadan kaldırılabilir, böylelikle özel çıkarların (dini inanışların gerektirdiği gibi giyinebilme talebinin) ve kamusal çıkarların (kamusal yaşamın gerektirdiği giyim kurallarının) arasındaki çelişki çözümlenebilir. Bu çözüm, sosyalist cumhuriyette, dini inanışların gerektirdiği özel giyim tarzının bir siyasal-toplumsal kimlik talebi olmaktan çıkarılmasıyla sağlanabilir.
Tesettür giyimi dayatmasının (tıpkı cumhuriyet devrimi yasalarındaki giyim tarzını düzenleyen hükümler gibi) siyasal ve toplumsal bir simgeselliği olduğu, toplumun ilerleme ve gericilik eğilimlerine denk düştüğü unutulmamalıdır. Erzurum, Menemen, İskilip, Rize, Sakarya, Konya gibi illerde Ulusal Kurtuluş Savaşı’na karşı gerici ve karşı-devrimci ayaklanma çıkaranların, bugün de giyim tarzlarıyla toplumsal hayat tarzlarıyla, politik eğilimleriyle coğrafyamızın gericilik lekeleri olmaya devam etmeleri tesadüf değildir. Elbette giyim tarzı olarak tesettür, bugün bir kültür veya moda eğiliminin ifadesi olmaktan çok toplumsal yaşamın gericileştirilmesini, kadınların köleleştirilmesini amaçlayan bir siyasal iradenin ifadesidir, simgesidir. Saltanat özlemi içeren bayraklar taşıyan otomobiller, tarikat üyeliğini belli eden farklı renk ve biçimlerde tesettür üniformaları, resmi burjuva ideolojisindeki yarılmanın göstergeleridir.
Erken Cumhuriyet döneminin laiklik ilkesi temelinde genç kuşakları yetiştirme anlayışının ürünü olan Öğretim Birliği ve Üniversite Reformlarının da bugün tahrip edilmesi ve dinsel ağırlıklı eğitimden geçirilmiş kuşakların devleti ve bürokrasiyi işgal etme sürecinin tamamlanmak üzere olması, eğitim-öğretim alanında benzer bir ideolojik yarılmayı gösteriyor. Resmi burjuva ideolojisinin krizinin son evresine girdiğimizi kanıtlıyor.
KÜRT SORUNU VE KÜRT KİMLİĞİNİN TANINMASI TALEBİ
Laik cumhuriyetçi burjuva ideolojisinin (Kemalizmin) krizine karşı önerilen seçeneklerden biri de “kürt kimliğinin tanınması” talebidir. Burjuvazinin egemenliğinin korunması ve devam ettirilmesi için ihtiyaç duyulan birleştirici ilkenin Müslümanlık zemininde tarifi çabası, bu tarifin unsurları olarak etnik ve dinsel topluluk tabanlı ideolojilerin toplumsal ortak çıkarları tanımlayıcı bir ideolojik sentezin unsuru olarak öne sürülmesini de kapsıyor. Dinsel akım ve tarikatların (Sünni ideolojinin farklı varyantlarının, Aleviliğin, Hıristiyanlığın, Museviliğin) Kemalizmin yerine yeni resmi iktidar ideolojisinin kurgulanmasına katılması yanında, Kürt etnik-kültürel kimliğinin de özerk bir ideolojik unsur olarak ele alınması ihtiyacı bununla ilişkilidir. Kürt etnik-kültürel kimliğinin tanınması, Kürt sorununun yarattığı siyasal çatışmayı da aşabilmek amacına hizmet edecek biçimde düşünülmektedir. AKP’nin, liberal-sol çevrelerin üzerinde birleştiği bu tez, Kürt ulusal-demokratik hareketinin anti-emperyalist doğrultuyu terk etme ve Kürt sorununda emperyalist bir çözüme yanaşma eğilimine de hitab etmektedir.
Kürt kimliği, toplumsal ortak çıkarların tarifinde bireysel eşitliği reddeder, bu yönüyle cumhuriyet yurttaşlığı kavramına göre teorik olarak gericidir. Ancak Kürt halkının kolektif toplumsal çıkarlarının, kendi geleceğini belirleme hakkının, kolektif toplumsal eşitliğinin bir ifadesi olduğu ölçüde ve derecede, bir geçiş dönemi boyunca, toplumsal ortak çıkarların ifadesi ve temsili için tarihsel olarak geçici bir rol oynayabilir. Bu tartışmada püf noktası, toplumsal ilişkilerin temelinde özel mülkiyet ilkesi yürürlükte olduğu sürece, kürt kimliğinin tanınmasına yönelik adımların (anadilde öğretim hakkı, ulusal-kültürel özerklik vs.) ne anlama geleceğidir. Marksist yaklaşım, feodal ve/veya burjuva özel mülkiyet ilişkilerinin egemenliği koşullarında, Kürt kimliğinin etnik ve kültürel özerkliğinin toplumsal genel çıkarların ifadesine ve temsiline kapı aralamak şöyle dursun, eşitlik ve ortak çıkarlara ters düşeceğini, bu yanıyla bölücü ve parçalayıcı olacağını söyler. Bunun anlamı, işçi sınıfı hareketinin, sendikaların, işçi sınıfı partisinin etnik çizgilerde bölünmesidir. Lenin bu nedenle ulusal-kültürel özerklik taleplerine dayanan siyasal eğilimlerin gerici ve bölücü niteliğine işaret ederek bu yaklaşıma itiraz etmiş, bunun yerine halkların eşitliğini ve özgürlüğünü talep eden “ulusların kendi geleceğini belirleme hakkını” savunmuş ve bu tezini sosyalist devrim hedefinin bir parçası olarak ele almıştır. Şu halde, Kürt kimliğinin tanınması talebi, ancak tutarlı bir demokratik halk cumhuriyetinin kurulması ve özel mülkiyetin toplumun temeli olmaktan çıkarılması koşullarında gerçekten hayata geçirilebilir. Bu kesintisiz bir devrim sürecinde kapitalizmden sosyalizme geçişten başka bir şey değildir. Kürt kimliği ancak sosyalizm koşullarında, Kürt halkının kolektif toplumsal çıkarlarının ve toplumsal eşitliğinin bir ifadesi olduğu ölçüde gerçekten hayata geçebilir. Demek oluyor ki Kürt kimliğinin tanınması talebi, yürürlükte olan burjuva toplumunda burjuva ideolojisinin krizine bir çözüm üretemez, toplumu birleştirici ve toplumsal genel çıkarları ifade edici bir rol oynayamaz.
KÜRESEL KİMLİK VE ÇOKKÜLTÜRLÜLÜK SEÇENEĞİ
Toplumsal genel çıkarları temsil edecek birleştirici bir ilkenin özel mülkiyet temelinde kurgulanmasının ve hayata geçirilmesinin olanaksızlığı, burjuva ideologlarının ileri sürdüğü milliyetçi-asimilasyoncu, etnik ve dinsel tabanlı tezlerin çözümsüzlüğü, başka seçeneklerin gerekliliğini davet eder. Sosyalist sistemin dağılması sonrasında, geç-burjuva düşüncesinde yükselen son tez, mikromilliyetçi ve dinsel cemaatçi temeller üzerinde kurgulanan “küresel kimlik” arayışlarında ifade edilmektedir. Maddi temelini sermayenin küreselleşmesinin oluşturduğu emperyalist siyasal blokların (AB, NAFTA, BDT) hükümranlığında yeni bir kapitalist uluslararası mimarinin çıkarlarına denk düşen “medeniyetler uzlaşması” ve “çokkültürlülük” söylemleri, bu doğrultuda “küresel yurttaşlık”, “Avrupalılık”, “Avrasyacılık”, “yeni-Osmanlıcılık” gibi kozmopolit ideolojik kurguları üretiyor. Bir tür sermaye enternasyonalizmine denk düşen bu tezler, etnik ve dinsel çatışmalara çözüm üretilmesine, örneğin Kürt sorununun açtığı yaralara merhem olabilir mi?
Cevap olumsuzdur! Sermayenin işçi sınıfı enternasyonalizmine benzer bir “küresel birlik” ve “evrensel barış” ideolojisi salgılayabileceği varsayımına dayanan bu yaklaşımlar, kocaman bir yanılsamadır!
Emperyalizmin toplumsal temeli özel mülkiyet ilkesi olmaya devam etmektedir. Özel mülkiyet ilkesi yürürlükte olduğu sürece pan-Avrupa, pan-Amerikan veya pan-Avrasyacı veya neo-Osmanlıcı birleşmeler, mikro-etnik veya dinsel-cemaatçi temellerde güçsüzleştirilmiş ve zayıflatılmış ezilen dünya halklarının üzerinde emperyalist ulusların sömürgeci egemenliğini kurmaktan başka amaca hizmet etmez. Ulus-üstü kimlik kurguları veya çokkültürlülük söylemleri, bu egemenliği örten birer perdeden başka bir şey değildir. Ulusların eşitliğini ve özgürlüğünü garantileyecek ve halkların kardeşçe birliğini sağlayacak yegane zemin işçi sınıfı enternasyonalizmidir. Sermayenin küresel-kozmopolit ideolojilerinden evrensel birlik ve barış düşleri devşirmek olanaksızdır.
SİYASAL REJİM VE DEVLETİN ÖZÜ
Bu sözümona “yeni” teoriler, insanlığı geriye, kapitalizmin şafağı aydınlanma öncesi karanlık ve eski çağların hayat ve düşünce biçimlerine çekiyor. Marx’a göre, somut gerçek insan kimliği ile soyut yurttaş kimliği arasındaki ayrışma ve karşıtlık, sivil toplumdaki burjuva ve işçi ile siyasal devlet üyeliği arasındaki ayrışma görünümüne, yeryüzündeki gerçek somut insan ilişkileri ile “gökyüzü”ndeki dinsel soyut ilahi yaşantılar arasındaki ayrışma ve karşıtlık görünümüne bürünüyordu. İnsanın dinsel düzlemde gökyüzünde hayali ve aldatıcı bir yaşam sürmesi, soyut insanın yurttaş olarak devlet bünyesinde benzer bir yaşam sürmesine denk düşüyordu. Dinsel gökyüzü öyküleri, mitolojiler, devlet bünyesindeki siyasal yaşantılara denk düşüyordu(6).
Sınıflı toplumlarda devlet kurumlarının kamu çıkarlarını aldatıcı biçimde simgelemesine dikkat çeken Marx’a göre, farklı siyasal rejimlere sahip devletlerde sivil toplumdan ayrı kurumların (okullar, belediye, hastaneler, yol hizmetleri, elektrik şebekesi, su şebekesi, mahkemeler, polis, ordu vs.) varlığı, burjuva (sivil) toplumun karşısında ve üzerinde genel çıkarları (eğitim, yerel yönetim hizmetleri, sağlık, konut ve işyerlerine elektrik ve su temini, adalet, güvenlik vs.) temsil ediyor gözükmek gibi ortak bir özelliğe sahiptir, ancak bu ortak toplumsal çıkarları (genel çıkarları) temsil etme özelliği aldatıcı ve biçimseldir. Marx “Hegel’in hukuk felsefesinde olduğu gibi çağdaş devletlerde de … kamu işleri ancak biçimsel bir yarar taşıyor, … yalnızca biçimsel olan bir kamu işi oluşturuyor” derken bu gerçeği vurguluyordu. Kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi ve burjuva sivil toplum alanına devri, devletin bu aldatıcı ve biçimsel yükümlülüklerinden bile sıyrılması ve çıplak baskı aygıtına dönüşmesi anlamında gerici bir eğilimi gösteriyor. Geç-kapitalist toplumda devlet feodal otokratik biçimlerine rücu ediyor. Genel toplumsal çıkarları kağıt üstünde ve biçimsel aldatıcı bir tarzda bile olsa temsil etme biçiminde yükselen anayasal cumhuriyet rejimlerinin tasfiyesi, aynı eğilimin bir başka görünümü olarak dikkat çekiyor.
Devletin özünü, onun dayandığı mülkiyet ilişkileri temeli ve bu temele dayanan sınıf egemenliği oluşturuyor. Devletin anayapısı, yani siyasal rejimi ise (parlamenter demokrasi, anayasal cumhuriyet, anayasal meşruti monarşi, monarşik otokrasi, oligarşik diktatörlük, askeri diktatörlük vs.) devletin yalnızca dış biçimini oluşturuyor. Özel mülkiyete dayanan toplumsal ilişkiler temeli üzerinde birbirinden çok farklı devlet biçimleri kurulabilir. Örneğin cumhuriyetçi ABD, Türkiye, Fransa; askeri faşist diktatörlük olk Şili, İspanya; meşruti monarşi olarak İngiltere, Holanda, İsveç; otokratik monarşi olarak Prusya, Rus Çarlığı, Osmanlı; oligarşik diktatörlük olarak Batista Küba’sı vs. birbirinden çok farklı siyasal rejimlere (anayapılara, devlet biçimlerine) sahiptir, ama hepsinin özünde ve temelinde özel mülkiyet ilişkileri yatar. Hegel ise çağının devlet yapısını (siyasal rejimlerini) “halkın tümünün yaşamını kendi içinde toplayan somut evrenselliği ile değil siyasal devlet olarak soyut evrenselliği ile inceliyordu, bu nedenle yanlış olarak devleti devlet biçimine (siyasal rejimine) indirgiyordu, oysa siyasal rejim devletin özünü değil yalnızca dış biçimini oluşturuyordu.”(7)
Halk egemenliği ve demokrasi açısından Marx’ın siyasal rejim eleştirisine yaklaşımı farklıdır. Çağının siyasal rejimlerinin eleştirisine girişirken Marx devletin özünde yatan mülkiyet ilişkilerine dikkat çekiyor, özel mülkiyet temelinden kaynaklanan toplumsal sorunların önemine işaret ediyor, bu yanıyla kendini Hegel’ci eleştiriden ve liberal anayasacı eleştiriden ayırıyor, Moses Hess gibilerinin eleştirilerinden esinleniyor. Moses Hess, birey özgürlüğünü ve özel mülkiyet ilişkilerini güvenceye alma peşindeki anayasal devlet biçimlerinin bu niteliğiyle bireylerin soyut genel çıkarlarının temsilci olma ihtiyacını karşılamak isterken somut bireylerin karşısında ve üzerinde yer aldığını, böylelikle yöneten ve yönetilen ayrımını (üsttekiler ve alttakiler ayrımını) siyasal düzlemde ürettiğini, anayasal söylemde halk (ulus) egemenliğinden dem vururken, hükümranlığı halka vermesi gerekirken, bunu sözde bıraktığını sergiliyor. Moses Hess’e göre “Tüm halkın elinde olması gereken yasa koymak hakkı, halkın yalnızca güç ve kurnazlıkla iktidarı eline geçirmesini bilen bölümü tarafından kullanılıyor.” Hess’in açıklamasına göre, ABD’de ve Fransa’da varolduğu biçimiyle anayasal rejim, teokratik, klerokratik, despotik feodal rejimlere göre bir ilerlemeyi temsil ediyor, ancak özel mülkiyet temeline dayanan egemenlik ve bağımlılık ilişkileri devam ettiği için, bu ilerleme özde değil biçimdedir, pek fazla önem taşımaz. Marx’a göre de, özel mülkiyet devletin temeli ve özü olmaya devam ettiği sürece, anayasal devlet (hukuk devleti, cumhuriyet vs.) halkın gerçek genel ve ortak çıkarları olarak devlet çıkarlarının “ancak biçimsel bir tarzda” varolduğu bir devlettir. Anayasal hukuk devletinde (cumhuriyet rejiminde) bile yöneten ve yönetilen ayrımının, “başlar ve ayaklar” ayrımının devam etmesinin kaynağında, bu devlet biçiminin özünde ve temelinde yatan özel mülkiyetin dokunulmazlığının devamlılığı yatar(8).
GERİCİ TEHDİDE KARŞI CUMHURİYETE SAHİP ÇIKMALI MI?
Devletin monarşist veya cumhuriyetçi biçimleri arasındaki farkın önemi Marx’tan bu yana ilerici ve sol düşüncenin gündemini işgal etmiştir. Monarşist, anayasal-monarşist, cumhuriyetçi farklı siyasal devlet biçimleri, kapitalist özel mülkiyetin bekası çerçevesinde kaldıkları için, sadece sınırlı-biçimsel-göstermelik bir ilerlemeyi temsil ediyor. Marx devletin monarşist ve cumhuriyetçi biçimleri arasındaki farkı saptıyor ama hemen arkasından burjuva cumhuriyetini biçimsel ve özel mülkiyet düzeninin sınırları içinde kalan bir ilerlemeyi temsil etmekle suçluyor. A.Cornu bunu şöyle anlatıyor: “… siyasal devlet, bütün biçimleriyle, gerçek yaşamını toplumda sürdüren insana yabancı bir örgüt oluşturuyordu. Bu ikiliği, devlet ile toplum arasındaki bu ayrılığı ortadan kaldırmak için, devletin biçimini siyasal reformlar yoluyla değiştirmek, mutlak krallığın yerine anayasal krallığı ya da anayasal krallığın yerine cumhuriyeti geçirmek yetmiyordu, çünkü bu farklı biçimler arasındaki savaşım, topluma karşıt bir nitelik taşıyan devletin çerçevesindeki bir savaşım olarak kalıyordu.” Cornu Marx’a atfen açıklamayı sürdürüyor: “Bütün siyasal devlet biçimleri için bu böyleydi. Anayasal krallık, yabancılaşmanın eksiksiz biçimini oluşturan mutlak krallığa göre bir ilerleme göstermekle birlikte, insanı yabancılaşmadan kurtarmıyordu. Halkın istencini dile getirdiği için krallığa göre bir ilerleme oluşturan cumhuriyet bile, bu işi ancak özel çıkarlardan ayrı, genel bir çıkarın imgesel alanıyla sınırlı bir siyasal biçim altında, biçimsel bir tarzda yapıyordu.” Marx aynı konuyu şu sözlerle tarif ediyor: “Krallık ile cumhuriyet arasındaki savaşım da henüz soyut devlet içerisindeki bir savaşım olarak kalıyordu.”
Demokrasi mücadelesinin ve cumhuriyet talebinin önemi ve sınırlılığı bir arada ele alınmalıdır. Cornu, Marx’a atfen “Siyasal devlet halk istenç ve hükümranlığını gerçekten dışavurmadığı için, kaçınılmaz olarak anti-demokratik bir nitelik taşıyor ve gerçekte halkı bağımlılık içinde tutmaktan başka bir işe yaramıyordu” derken en demokratik burjuva devletinin bile kaçınılmaz olarak anti-demokratik olduğu Marksist tezini dile getiriyor. En demokratik burjuva cumhuriyeti bile halkı bağımlı ve boyun eğmiş biçimde tutmaktan başka işe yaramaz. Demokrasi mücadelesinin ve cumhuriyet talebinin önemi, ufak darbelemelerle devletten tuğlalar sökmekle sınırlı olduğu bilinerek anlaşılabilir. Demokrasi ve cumhuriyet talebine sahip çıkmak, devleti (siyasal rejimi), mevcut demokrasiyi ve cumhuriyeti aşma hedefini gözetmediği sürece, devlet içerisindeki bir mücadele olarak kalmaya, özel mülkiyet egemenliğine halkı boyun eğdirmeye hizmet eder. Cornu açıklamaya devam ediyor: “Devlet ile toplum arasındaki, özel yaşam ile kamusal yaşam arasındaki karşıtlığı ortadan kaldırma olanağını yalnızca ‘gerçek’ demokrasi, yani yalnızca biçimsel olmayan, ama gerçek bir nitelik taşıyan demokrasi sağlıyordu.” Marksizm bu sorunun çözümünü, sonraki onyıllarda, teoride “proletarya diktatörlüğü” kavramıyla, pratikte Paris Komünü ve Sovyet İktidarı girişimlerinde bulmuştur.(9)
İŞÇİ SINIFININ İDEOLOJİK BAĞIMSIZLIĞI VE MÜSLÜMAN KİMLİK
Somut gerçek çıkarlarının peşindeki işçiler, kolektif işçi kimliğiyle, giderek sınıf bilinçli işçi kimliğiyle işçi sınıfı olarak davranmaya olan nesnel eğilimiyle, soyut ve genel çıkarları temsil edebilir mi? Bu temsilin koşulu, işçilerin somut işçi olarak varolma koşullarından sıyrılmaları, kolektif işçi, giderek işçi sınıfı kimliğiyle tavır almaları ve eyleme geçmeleri, işçi-yurttaşlar olarak politik kimlik kazanmalarıdır; işçiler, kendi gerçek somut varlıklarından farklı ve ona karşıt bir niteliği kazanarak, yeryüzünden gökyüzüne yükselerek bunu yapabilir. Marx’a göre işçiler için “yaşantılarının çeşitli uğraklarından gerçekleştirilmesi en güç olan uğrağı, siyasal devlet uğrağı… oluşturuyor.” Siyasal düzlem, “… kolektif bir nitelik, genel bir nitelik taşıyan tek alanı oluşturuyor.” İşçiler için siyasal alan yeryüzündeki yaşantılarının “dinini, kendi evrenselliğinin gökyüzünü oluşturuyor.” Siyasal islamın burada “müslüman” kimliğiyle devreye girmesi, bu genelleşmiş çıkarların temsili ihtiyacına denk düşüyor, bu ihtiyacı çarpıtılmış, saptırılmış ve gerçekten “dinsel” bir ifadeye büründüren bir ideolojik müdahale biçimi kazanıyor, bu haliyle kollektif işçinin sınıf bilincine ve sınıf kimliğine yönelmesi sürecini baltalıyor. Nasyonal sosyalist işçi hareketi, liberal veya reformist işçi siyasetleri, yahudi veya hıristiyan işçi hareketleri gibi müslüman işçi hareketi de (10), işçilerin kendi evrenselliğinin gökyüzünü kurma yönelişine bir ideolojik müdahale özelliği taşıyor. Bu nedenle, işçi sınıfı hareketinin inşası için mücadele, liberal-reformist-nazi-hıristiyan-yahudi-müslüman vs. çarpıtılmış ve saptırılmış işçi siyasetlerinin teşhirini ve aşılmasını gerektiriyor. Bu teşhir ve aşma çabası, bu saptırılmış işçi siyasetlerinin, işçilerin kendi gökyüzünü kurma ihtiyacının bir ifadesi olduklarının farkında olmayı da gerektiriyor. Marx burada, hepsi de özel mülkiyetin savunuculuğuna, mazur ve meşru gösterilmesine dayanan Hegel’ci akımın, burjuva liberalizminin (ve daha sonra ortaya çıkan diğer akımların) karşısına hem siyasal (soyut) düzlemde hem de toplumsal (gerçek) düzlemde işçilerin iradesini ve hükümranlığını dışa vuran özel mülkiyetin reddini ve sosyalizmi savunan kendi demokrasi anlayışını çıkarıyor. Marx’ın anlayışına bağlı kalırsak, siyasal düzlemde iki hükümranlık anlayışı söz konusu olabilir: egemen sınıfın temsilcilerinin (kralın, padişahın, askeri diktatörün veya burjuva politik aktörlerin) hükümranlığı veya halkın (işçi sınıfının ve müttefiklerinin) hükümranlığı… Siyasal düzlemde saptırılmış ifade biçimlerine bürünmüş liberal-reformist-nazi-hıristiyan-yahudi-müslüman vs. bütün “işçi siyasetleri” egemen sınıf temsilcilerinin hükümranlığı koşuluna bağlıdır.
SONSÖZ YERİNE
Türk burjuvazisi, siyasal ve ekonomik bir krizin yanı sıra tarihinde ilk defa olmak üzere ideolojik bir krizin içine sürüklenmektedir. Bu kapsamlı kriz, kapitalist sistemin uluslararası düzeyde aynı derecede çok yanlı ve kapsamlı kriziyle de üst üste gelmektedir. “Medeniyetler uzlaşması”, “Osmanlı’nın restorasyonu”, “komşu halklarla sıfır sorun” ve “açılım” söylemleriyle perdelenmek istenen bu kriz süreci, yakın gelecekte, söylemlerin tersine büyük çatışmaların ve savaşların kaynağı olmaya adaydır. Kapitalist sistemin zayıf halkası olmaya en yakın adaylardan biri Türkiye’dir. Türkiye ve bölge halklarının büyük felaketlere sürüklenmesini önleyecek biricik güç, işçi sınıfı hareketidir. Bütün çabalarımız, merkezi bir siyasal kurmaydan yoksun olan işçi sınıfının tarih sahnesine adım atmasının koşullarını sağlamaya, siyasal örgütlenmesini geliştirmeye yönelmelidir.
1. Müslümanlığı ABD emperyalizminin ideolojik ve politik gölgesinde tanımlayan ve yaşayan “ılımlı” yalandan müslümanların “olmayacak duaya amin” demesinde elbette yadırganacak bir yan yoktur.
2. Marksistlerin burjuva cumhuriyetine karşı muhalefette en temel itiraz ve eleştiri dayanaklarından biri de bu tezdir.
3. Örneğin Deniz Feneri
4. Emperyalist akıl hocalarının kulaklarına üflediği kavramları tekrarlayan İslamcı ve liberaller
5. V.I.Lenin, Militan Materyalizmin Önemi Üzerine, 1922
6. K.Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Giriş
7. K.Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Giriş. Burada TC devletini ele alan sol analizlerin bir çoğunun aynı Hegelian yanlış ile sakatlanmış olduğuna, TC devletini siyasal rejimine indirgeyerek ele aldıklarına dikkat edilmelidir. Bugünkü siyasal rejim krizinin bu biçimde ele alınışı, bu “sol” analizlerin liberal eleştirinin yedeğine düşmesini izah ediyor.
8. 12 Eylül anayasasına karşı yeni bir anayasayı savunan sol-liberal eleştiri, anayasal rejimin özündeki mülkiyet ilişkileri hakkında söz söylemediği sürece, en iyi durumda bile biçimsel bir ilerlemeden fazlasını vaat edemez.
9. K.Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Giriş. TKP-Gelenek çizgisinin “Felaketin Eşiğinde” programatik metninde açıklanan “cumhuriyete sahip çıkma” tezi, burada işaret edilen çerçeveye teoride gözünü kapamıyor, ancak TKP-Gelenek pratik eylemde sözünün gereğini yapmadığı takdirde, düzen ve devlet içi bir savaşımla yetinmeye çağrı yaptığı biçiminde anlaşılma riski taşımaya devam ediyor. Sosyalist hareketin yüzyılı aşkın tarihi, sözlerinin gereğini yapmayanların örnekleriyle doludur.
10. Hak-İş’in hükümet desteğindeki yükselişi bu tartışma bağlamında dikkat çekicidir.
7 Ağustos 2009 Cuma
SİYASAL GÜNDEME DAİR ANALİZLER 6
MİLLİ İRADE Mİ DARBE Mİ?
Son bir- iki yıl “milli irade mi darbe mi?” tartışmalarıyla geçti. “Demokrat” akım sağlı sollu kendini milli iradenin bir yerlerine yerleştiriyor. “Darbeci” akım demokrasi karşıtlığında hikmet arıyor, “demokrasi” ile emperyalizm arasındaki ilişkilerden hareketle ulusal çıkarları savunmanın komplocu olmayan yollarını göremiyor.
Milli iradeyi ölçmenin seçim sandığı dışında bir yolu olmadığını savunan demokratlar, kendi tarihsel köklerindeki devrim ve darbelerden, taht ve taç devirme eylemlerinden, kralların ve padişahların darağaçlarında ipe çekilen bedenlerinden, giyotinde uçurulan kellelerinden tiksiniyor, demokrat akımı doğuran burjuva egemenliğinin devrimci terörden yeşerdiğini reddediyor. Demokrat akım reddi miras yapıyor, kendi geçmişini ve tarihsel köklerini sahiplenmiyor.
Demokrat akım kapitalizmin gelişimi sürecinde sınıfsal ayrışma temelinde burjuva ve sosyal demokratlar olarak ayrıştı. Devrimci sosyal demokratlar işçi sınıfının iktidara yönelişi içinde komünist ve devrimci akıma ebelik yaparken, işçi sınıfı iktidarı kaçkını sosyal demokratlar ve emperyalizm çağında toplumsal temeli büzülüp eriyen burjuva demokratlar kaynaşarak yozlaşıp bir tür emperyalist-demokratlar kategorisine dönüştü. Geç-kapitalizmin ürünü emperyalist-demokratlar gericiliğin bütün renkleriyle bulaşık, yer yer militan-faşist, yer yer dinci-gerici, bütün örneklerinde liberalizmin ve ırkçılığın damgasıyla lekeli melez bir akım olarak sahne aldı.
Erken burjuva çağında krallara, padişahlara, tanrının yeryüzündeki gölgesi olma iddiasını sahiplenen bütün öznelere ve toplumsal düzeyde feodal egemenliğe karşı milli irade ilerici bir kavram olarak sivrildi. Erken işçi sınıfı devrimlerinin de itici gücü altında biçimlenen milli irade, genel oy hakkı, seçimler, siyasal özgürlükler kavgası içinde burjuvazinin egemenliğinin tesisini meşrulaştırıcı bir rol oynadı.
Emperyalizm çağında, milli irade artık toplumsal temeli kalmamış ve aşılmış bir kavramdır. 1871 Paris Komünü’nden ve özellikle de 1917 Ekim Devrimi’nden bu yana milletin ezici çoğunluğunu oluşturan ve işçi sınıfı etrafında şekillenmekten başka seçeneği olmayan emekçi halk iradesi bunun yerini almıştır. Genel oya dayalı seçimlerin bu iradeyi yansıtma olanağı, başka ülkelerde olduğu gibi Türkiye koşullarında da, bağımsızlık, toplumsal eşitlik, siyasal özgürlük ve özel mülkiyetin ilgası ön koşullarına bağlıdır.
Bugünkü kapitalist sistem içinde halkın siyasal iradesi vesayet altına alınmıştır. Serbestçe ve özgür koşullar altında gerçekleşmez, dışa vurmaz. NATO, Gümrük Birliği, AB üyeliği, IMF, ikili ve çok yanlı askeri anlaşmalar, yabancı orduların yetkisine bırakılmış uluslararası boru hatları, seçim yasaları, polis devleti, büyük sermaye medyasının etkinliği, yarı-feodal ilişki kalıntıları, despotizm kültürü gibi siyasi ve toplumsal vesayet koşulları altında genel oya dayalı seçimler emekçi halk iradesini (ya da tarihsel olarak zaten aşılmış olan milli iradeyi) yansıtamaz.
Darbeye karşı milli iradeyi ve seçmen tercihini savunuyor gözüken “demokratlar”, ister sağcı, ister “solcu” kimlik ile konuşsunlar, ister “sivil” ister “askeri” kimlik taşısınlar, ister egemen ulusun isterse ezilen ulusun sözcüleri olsunlar, demokrat akımın tarihsel köklerinden kopmuş emperyalist demokratlardır. Avrupa Birliği’nin liberal, yeşil ve sosyal demokrat kimlikli ve bazıları komünist dönmesi olup Avrupa Sol Partisi’nde yer tutan politikacıları, Troçkist akımın büyük çoğunluğu, Soros’un takipçisi “renkli devrim” yapıcıları, Sovyet iktidarının yıkıcısı Gorbaçov ve Yeltsin’ler, Gürcü ülkesini savaşa sürükleyen Saakaşvili’ler, sosyalist Çekoslovakya’yı parçalayan ve Avrupa Birliği’ne yem eden Aleksandr Dubçek’ler, Vaclav Havel’ler, Tibet’in Dalai Lama’sı, Doğu Türkistan’ın Rabia Kader’leri, Türkiye’nin vatan satıcısı Tayyip Erdoğan ve AKP tayfası, Fethullah hocası, ÖDP’nin müstafi genel başkanı Ufuk Uras ve takipçileri, Nabi Yağcı’lar, Hüseyin Ergün’ler, Hilmi Özkök türünden ordu paşaları, MHP kökenli Mümtazer Türköne’ler, Alperenler, 12 Eylül çizgisinin takipçileri Nazlı Ilıcak’lar, Hasan Celal Güzel’ler aynı emperyalist demokratlar bohçasının içinde tasnif edilebilir. Topunun ortak özelliği, farklı tonlarda olmakla beraber biraz faşist, biraz dinci-gerici, biraz solcu ama her zaman pro-emperyalist ve liberal olmalarıdır. Hepsi emperyalist-demokratlardır.
Emperyalist-demokratların tek yumurta ikizi ve kan kardeşi ise yirminci yüzyılı kana bulayan klasik darbeci-faşist akımın mensuplarıdır. Yazıyla tura gibi aynı madalyonun iki yüzüdür. Bu iki akımın arasında sık sık karşılıklı geçişler ve ideolojik politik değiş-tokuşlar yaşanır. Birbirlerinden beslendikleri, birbirlerini varettikleri, birbirlerinin yöntemlerini kullandıkları görmezden gelinemez. Lunapark aynaları gibi şaşırtıcı yanılsamalar yaratabilir, sol gösterip sağ vurabilirler. Seçimle iktidara yürüyen Hitler ve Mussolini’nin darbe araçları kadar “demokratik” araçlara da başvurdukları bilinir. Tıpkı Kenan Evren’imiz gibi! Darbeci-faşist akımın mensupları da her zaman pro-emperyalist ve liberal olmalarıyla ayırt edilir. Milli iradeyi temsil güçlerinden sual olunmaz.
Emperyalist-demokratlar ile emperyalist-otokratlar arasında cereyan eden “milli irade mi darbe mi?” tartışması masum bir siyasi yöntem tartışması değildir, halk güçlerinin bağımsız tarihsel girişkenliğini hedef alan, milli irade kavramıyla meşrulaştırılmak istenen, pro-emperyalist ve gerici bir “darbe” harekatının manivelasıdır. Harekatı yürütenler ve alet olanlar emperyalistler ve işbirlikçileridir. Yeri geldiğinde seçmenin özgür iradesini yansıtmadığı bilinen seçim oyununa başvuracaklar, yeri geldiğinde geleneksel darbeciliğin bütün yöntemlerini kullanacaklardır.
Şu halde, emekçi halk iradesinin (veya burjuva kavramlarla konuşmakla yetinsek bile milli iradenin) özgürce ve gerçeğe yakın tecellisi için ön koşul nedir? Tartışmaya buradan başlamamız ve devam etmemiz gerekiyor.
Bağımsızlığı-demokrasiyi-sosyalizmi teminat altına alacak bir demokratik halk iktidarının kurulması gerçekleşmeden halkın özgür iradesi belirlenemez. Örgütlenen ve mücadele için seferber olan işçi sınıfının ve emekçilerin kitleler halinde harekete geçmesi, iradesini açığa çıkarması, göstermelik seçim oyunlarından bin defa daha demokratik bir yoldur. Bu yolu izleyeceğiz. Bu yolu izleyerek demokratik halk iktidarını kuracak devrim yolunun arayışından bağımsız bir “seçmen iradesi mi darbe mi” tartışması boş gevezeliktir. Devrim zafere yürüyüşü sürecinde, kendi meşruiyet zeminini yaratacaktır. Emperyalizmin ve özel mülkiyetin vesayetini ortadan kaldıracak devrimci bir darbeyi indirene ve siyasal özgürlüğün koşullarını yaratana dek, emekçi halkın iradesini ortaya çıkartmanın tek yolu, emekçi halkın birleşmesi, mücadelesi, bağımsız örgütlenmesi ve kitlesel seferberliğidir.
Son bir- iki yıl “milli irade mi darbe mi?” tartışmalarıyla geçti. “Demokrat” akım sağlı sollu kendini milli iradenin bir yerlerine yerleştiriyor. “Darbeci” akım demokrasi karşıtlığında hikmet arıyor, “demokrasi” ile emperyalizm arasındaki ilişkilerden hareketle ulusal çıkarları savunmanın komplocu olmayan yollarını göremiyor.
Milli iradeyi ölçmenin seçim sandığı dışında bir yolu olmadığını savunan demokratlar, kendi tarihsel köklerindeki devrim ve darbelerden, taht ve taç devirme eylemlerinden, kralların ve padişahların darağaçlarında ipe çekilen bedenlerinden, giyotinde uçurulan kellelerinden tiksiniyor, demokrat akımı doğuran burjuva egemenliğinin devrimci terörden yeşerdiğini reddediyor. Demokrat akım reddi miras yapıyor, kendi geçmişini ve tarihsel köklerini sahiplenmiyor.
Demokrat akım kapitalizmin gelişimi sürecinde sınıfsal ayrışma temelinde burjuva ve sosyal demokratlar olarak ayrıştı. Devrimci sosyal demokratlar işçi sınıfının iktidara yönelişi içinde komünist ve devrimci akıma ebelik yaparken, işçi sınıfı iktidarı kaçkını sosyal demokratlar ve emperyalizm çağında toplumsal temeli büzülüp eriyen burjuva demokratlar kaynaşarak yozlaşıp bir tür emperyalist-demokratlar kategorisine dönüştü. Geç-kapitalizmin ürünü emperyalist-demokratlar gericiliğin bütün renkleriyle bulaşık, yer yer militan-faşist, yer yer dinci-gerici, bütün örneklerinde liberalizmin ve ırkçılığın damgasıyla lekeli melez bir akım olarak sahne aldı.
Erken burjuva çağında krallara, padişahlara, tanrının yeryüzündeki gölgesi olma iddiasını sahiplenen bütün öznelere ve toplumsal düzeyde feodal egemenliğe karşı milli irade ilerici bir kavram olarak sivrildi. Erken işçi sınıfı devrimlerinin de itici gücü altında biçimlenen milli irade, genel oy hakkı, seçimler, siyasal özgürlükler kavgası içinde burjuvazinin egemenliğinin tesisini meşrulaştırıcı bir rol oynadı.
Emperyalizm çağında, milli irade artık toplumsal temeli kalmamış ve aşılmış bir kavramdır. 1871 Paris Komünü’nden ve özellikle de 1917 Ekim Devrimi’nden bu yana milletin ezici çoğunluğunu oluşturan ve işçi sınıfı etrafında şekillenmekten başka seçeneği olmayan emekçi halk iradesi bunun yerini almıştır. Genel oya dayalı seçimlerin bu iradeyi yansıtma olanağı, başka ülkelerde olduğu gibi Türkiye koşullarında da, bağımsızlık, toplumsal eşitlik, siyasal özgürlük ve özel mülkiyetin ilgası ön koşullarına bağlıdır.
Bugünkü kapitalist sistem içinde halkın siyasal iradesi vesayet altına alınmıştır. Serbestçe ve özgür koşullar altında gerçekleşmez, dışa vurmaz. NATO, Gümrük Birliği, AB üyeliği, IMF, ikili ve çok yanlı askeri anlaşmalar, yabancı orduların yetkisine bırakılmış uluslararası boru hatları, seçim yasaları, polis devleti, büyük sermaye medyasının etkinliği, yarı-feodal ilişki kalıntıları, despotizm kültürü gibi siyasi ve toplumsal vesayet koşulları altında genel oya dayalı seçimler emekçi halk iradesini (ya da tarihsel olarak zaten aşılmış olan milli iradeyi) yansıtamaz.
Darbeye karşı milli iradeyi ve seçmen tercihini savunuyor gözüken “demokratlar”, ister sağcı, ister “solcu” kimlik ile konuşsunlar, ister “sivil” ister “askeri” kimlik taşısınlar, ister egemen ulusun isterse ezilen ulusun sözcüleri olsunlar, demokrat akımın tarihsel köklerinden kopmuş emperyalist demokratlardır. Avrupa Birliği’nin liberal, yeşil ve sosyal demokrat kimlikli ve bazıları komünist dönmesi olup Avrupa Sol Partisi’nde yer tutan politikacıları, Troçkist akımın büyük çoğunluğu, Soros’un takipçisi “renkli devrim” yapıcıları, Sovyet iktidarının yıkıcısı Gorbaçov ve Yeltsin’ler, Gürcü ülkesini savaşa sürükleyen Saakaşvili’ler, sosyalist Çekoslovakya’yı parçalayan ve Avrupa Birliği’ne yem eden Aleksandr Dubçek’ler, Vaclav Havel’ler, Tibet’in Dalai Lama’sı, Doğu Türkistan’ın Rabia Kader’leri, Türkiye’nin vatan satıcısı Tayyip Erdoğan ve AKP tayfası, Fethullah hocası, ÖDP’nin müstafi genel başkanı Ufuk Uras ve takipçileri, Nabi Yağcı’lar, Hüseyin Ergün’ler, Hilmi Özkök türünden ordu paşaları, MHP kökenli Mümtazer Türköne’ler, Alperenler, 12 Eylül çizgisinin takipçileri Nazlı Ilıcak’lar, Hasan Celal Güzel’ler aynı emperyalist demokratlar bohçasının içinde tasnif edilebilir. Topunun ortak özelliği, farklı tonlarda olmakla beraber biraz faşist, biraz dinci-gerici, biraz solcu ama her zaman pro-emperyalist ve liberal olmalarıdır. Hepsi emperyalist-demokratlardır.
Emperyalist-demokratların tek yumurta ikizi ve kan kardeşi ise yirminci yüzyılı kana bulayan klasik darbeci-faşist akımın mensuplarıdır. Yazıyla tura gibi aynı madalyonun iki yüzüdür. Bu iki akımın arasında sık sık karşılıklı geçişler ve ideolojik politik değiş-tokuşlar yaşanır. Birbirlerinden beslendikleri, birbirlerini varettikleri, birbirlerinin yöntemlerini kullandıkları görmezden gelinemez. Lunapark aynaları gibi şaşırtıcı yanılsamalar yaratabilir, sol gösterip sağ vurabilirler. Seçimle iktidara yürüyen Hitler ve Mussolini’nin darbe araçları kadar “demokratik” araçlara da başvurdukları bilinir. Tıpkı Kenan Evren’imiz gibi! Darbeci-faşist akımın mensupları da her zaman pro-emperyalist ve liberal olmalarıyla ayırt edilir. Milli iradeyi temsil güçlerinden sual olunmaz.
Emperyalist-demokratlar ile emperyalist-otokratlar arasında cereyan eden “milli irade mi darbe mi?” tartışması masum bir siyasi yöntem tartışması değildir, halk güçlerinin bağımsız tarihsel girişkenliğini hedef alan, milli irade kavramıyla meşrulaştırılmak istenen, pro-emperyalist ve gerici bir “darbe” harekatının manivelasıdır. Harekatı yürütenler ve alet olanlar emperyalistler ve işbirlikçileridir. Yeri geldiğinde seçmenin özgür iradesini yansıtmadığı bilinen seçim oyununa başvuracaklar, yeri geldiğinde geleneksel darbeciliğin bütün yöntemlerini kullanacaklardır.
Şu halde, emekçi halk iradesinin (veya burjuva kavramlarla konuşmakla yetinsek bile milli iradenin) özgürce ve gerçeğe yakın tecellisi için ön koşul nedir? Tartışmaya buradan başlamamız ve devam etmemiz gerekiyor.
Bağımsızlığı-demokrasiyi-sosyalizmi teminat altına alacak bir demokratik halk iktidarının kurulması gerçekleşmeden halkın özgür iradesi belirlenemez. Örgütlenen ve mücadele için seferber olan işçi sınıfının ve emekçilerin kitleler halinde harekete geçmesi, iradesini açığa çıkarması, göstermelik seçim oyunlarından bin defa daha demokratik bir yoldur. Bu yolu izleyeceğiz. Bu yolu izleyerek demokratik halk iktidarını kuracak devrim yolunun arayışından bağımsız bir “seçmen iradesi mi darbe mi” tartışması boş gevezeliktir. Devrim zafere yürüyüşü sürecinde, kendi meşruiyet zeminini yaratacaktır. Emperyalizmin ve özel mülkiyetin vesayetini ortadan kaldıracak devrimci bir darbeyi indirene ve siyasal özgürlüğün koşullarını yaratana dek, emekçi halkın iradesini ortaya çıkartmanın tek yolu, emekçi halkın birleşmesi, mücadelesi, bağımsız örgütlenmesi ve kitlesel seferberliğidir.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)