SİYASAL REJİM KRİZİ:
NEREYE GİDİYORUZ? NE YAPMALI?
Siyasal rejim tartışmalarının hız kesmeden devam etmesi, bir siyasal rejim krizinin orta yerinde bulunduğumuzun en açık göstergesidir ve bu krizin sadece Türkiye ile sınırlı olduğu da söylenemez. Ulus-devletler kadar uluslararası ilişkiler de benzer bir tartışmanın dalgalarıyla yükselip alçalıyor. AB Anayasası ve AB’nin genişlemesi tartışmaları, BOP projesi, G8-G20-Bağlantısız Ülkeler-ALBA zirveleri, son Honduras darbesi, sosyalist sistemin Avrupa’daki çöküntüsü sonrasında bölünen ve yeni oluşan devletler, yeni devletleşme istemleri, kapitalist sistemin genelleşmiş bir siyasal rejim krizi içinde çalkalandığını gösteriyor. Burjuva siyaset teorisinde “devlet yetersizliği”, “haydut devletler”, “siyasetin küreselleşmesi temelinde ulusal egemenliğin sınırlarının sorgulanması”, “medeniyetler çatışması veya uzlaşması” gibi kavramların son yıllarda peşpeşe su yüzüne vurması, burjuva siyaset pratiğinde yerleşik devlet sınırlarını ihlale yönelik tasarıların ve ilhak taleplerinin yüksek sesle dile getirilmesi, bölgesel savaşların ve etnik çatışmaların baş göstermesi gibi gelişmelerin işaret ettiği yöne bakılırsa, siyasal krizin derinliği, yaygınlığı ve kapsamı hakkında bazı ipuçları yakalanabilir. Siyasal krizin arka planında çığ gibi yuvarlanarak gelen devasa bir ekonomik krizin, ekolojik, toplumsal ve kültürel boyutlarla katlanarak kapitalist sistemi sardığı da fark edilirse, yüz yılı aşkın bir süredir tanık olunmamış yepyeni koşullarla yüzyüze olduğumuzu görmemek olanaksız.
Öte yandan siyasal gericiliğin ve karşı-devrim dalgalarının kıyılarımızı dövdüğü bu kriz dönemecinde, işçi sınıfı sosyalizminin “kapitalizmden komünizme geçiş çağı” olarak saptadığı ve geçerliliğini bugün de koruyan analizimizi derinleştirmek, yüzyüze olduğumuz meselelere bakışımızı berraklaştırmak ve siyasal görevlerimizi yeniden tanımlamak zorundayız.
Bilimsel sosyalizmin sağlam tez ve ilkelerine dayanmak ve buradan hareket etmek gibi bir üstünlüğümüz olmakla birlikte, bu tez ve ilkeleri güncel gelişmeler ışığında yeniden ele almak ve geliştirmek gerekiyor. Gidişatın bilimsel kavranışı, siyasal sonuçlar çıkarılması, “Ne yapmalı? Nereden Başlamalı?” meşhur sorularına yeniden yanıtlar aranması için girişilecek kollektif bir çabaya bağlıdır. Bu yazımızla, bu kollektif çabanın ilk zemin taşlarını döşemeye katkı yapmayı deneyeceğiz.
CUMHURİYET Mİ, OSMANLI’YA DÖNÜŞ MÜ?
Pek çoklarına daha 10 yıl önce, bazılarına bugün bile bir fantezi gibi gelen “Cumhuriyet mi? Osmanlı Saltanat Rejimine Dönüş mü?” tartışması hızla sökün eden gerici gelişmeler eşliğinde devam ediyor. Bu satırların kaleme alındığı saatlerde bütün TV kanallarından “Öğretim Birliği” ilkesini ayaklar altına almaya yönelik yeni bir adımın YÖK tarafından atıldığı duyuruluyordu. İmam Hatip Liselerinin tornasından geçirilmiş bir kuşağın devlet bürokrasisi içinde etkili konumlara getirilmesini gözeten bu karar, son haftalarda üniversite öğrencileri tarafından protesto edilen üniversite harçlarına zam yapılması, üniversitelerin piyasa taleplerine tam bağımlı kılınması, genç akademisyenlerin iş güvencesinin kaldırılması kararlarını tamamlıyordu. Cumhuriyet rejiminin Öğretim Birliği dönüşümünü ve 1933 Üniversite Reformu’nu iptal eden hükümetin bu adımlarla siyasal rejimin çözülüşünde yeni bir evreyi tamamladığı açıktır.
Türk burjuvazisi, büyüme sürecinde kaçınılmaz olarak emperyalist sermaye birikimi ile bütünleşme eğilimine girerken, bu eğilimin bir yan ürünü olarak ortalama onar yıllık dönemlere yayılan yeniden yapılanma ve yönelim değişikliği krizleri ile yaşadı. 1999-2001 ekonomik krizi ile tetiklenen ve 3 Kasım 2002 seçimlerinde AKP’nin işbaşına getirilmesi ile hızlanan son yeniden yapılanma evresinde, daha öncekilerden farklı olarak, olgunlaşan siyasal rejim krizinin çok daha köklü değişikliklere gebe olduğu anlaşılıyor: devlet biçiminin, resmi devlet ideolojisinin, egemen sınıf bileşiminin, devlet sınırlarının, uluslararası sermaye ittifaklarının ve ilişkilerinin uzun olmayan bir tarihsel süreçte topluca değişmesinin eşiğindeyiz. Bu değişim sancısı, türk burjuvazisini ideolojik ve siyasal bir belirsizliğe sürüklüyor ve sarsıyor. Soyut laik-türk-cumhuriyet yurttaşı ortak kimliği yanılsamasının artık birleştiremediği ve özel çıkarlar ile toplumsal çıkarlar arasındaki çelişkiyi perdelemeye yetmediği bugünkü koşullar, türk burjuvazisinin yeni ideolojik ve toplumsal kimlik arayışlarına kaynaklık ediyor.
Bu arayışların içinde en fazla öne çıkanı, “Yeni Osmanlıcılık” olarak tarif edilen Osmanlı İmparatorluğu’nun restorasyonu tasarısıdır. Büyük Orta-Doğu Birliği’nin hukuksal ve siyasal temelini kurmaya aday, etki alanını Ön-Asya’dan Orta-Doğu’ya, Doğu ve Kuzey-Afrika’ya, Kafkaslar’dan Orta-Asya’ya ve Balkan’lardan Karadeniz çevresine kadar eski Osmanlı egemenlik bölgelerinde kurgulayan bu tasarı, Rusya’nın güneyinde ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin batısında, Avrasya hakimiyeti peşinde savaşlara koşulacak, ABD emperyalizmi yanlısı bir “büyük güç” müsveddesi yaratma yönünde “ilerliyor”. Yeni-Osmanlı’nın hukuksal ve siyasal anayapısı için hilafet-saltanat-çokuluslu federasyon ilkeleri seslendirilirken, laik cumhuriyet, ulus-devlet ve Mustafa Kemal’in tarihsel kimliği bu ilkelerin engeline dönüşüyor; burjuvazi yeni ideolojik ve toplumsal kimlik arayışları içinde redd-i miras koşusuna kalkıyor.
Osmanlı İmparatorluğu’nun restorasyonu, bir emperyalist proje olarak ve dünya paylaşımı mücadelelerinin içinde ABD mihverinde sivriltilmiş tezlerden biridir. ABD emperyalizmi, bu tezin farklı bir seçeneğini de Türkiye Cumhuriyeti’nin AB üyeliği tezgahıyla sıcak tutmaya gayret ediyor. Almanya’nın Doğu Avrupa’ya ve Orta Doğu’ya yayılması eşliğinde, Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti sınırlarında yani emperyalist paylaşım mücadelelerinin ön cephesinde, Türk Ordusu ve devletini entegre etmiş bir Avrupa Birliği’nin savaşa hazır bir büyük güç olarak yerleşmesini hedefleyen bu seçenek, Avrupa halklarının emperyalist savaş ve gerici anayasa girişimlerine karşı yükselen direnişi sayesinde şimdilik tıkanmış ve gözden düşmüş gözüküyor.
TÜRK BURJUVAZİSİNİN İDEOLOJİK-SİYASAL KRİZİ
Siyasal rejimin çözülüşü, sivil toplumun üyesi özel ve gerçek çıkarlar peşindeki somut insanlar ile cumhuriyetin siyasal yurttaşları arasındaki ayrışma ve karşıtlık biçiminde dışa vuruyor. Bu ayrışma ve karşıtlık nereden kaynaklanıyor?
Özel mülkiyet temelinde işleyen topluma karşıt olarak genel ortak çıkarları temsil eden devletin sivil toplumdan ayrışmasının, burjuva sivil toplum ile siyasal devlet arasındaki karşıtlığı doğurduğu biliniyor. Sivil toplumun üyesi olan insanlar (burjuvalar, işçiler vs.) ile devletin (cumhuriyetin) üyesi olan yurttaşlar arasındaki ayrışmanın ve karşıtlığın temelinde, özel çıkarlar ile toplumsal ortak çıkarlar arasındaki çelişki yatar. Kapitalist toplumdaki insanların (burjuvalar, küçük burjuvalar, işçiler dahil) kimlikleri burada ayrışır: İnsanların özel çıkarlarının peşindeki gerçek ve somut yaşantılarından ayrı olarak toplumsal özlerinden soyutlanmış ve devletin (cumhuriyetin) üyesi yurttaşlar olarak kimlikleri görünür hale gelir. Siyasal yurttaş, kendi gerçek somut varlığından çok farklı ve ona karşıt bir kimlik edinir. Laiklik, türklük ve cumhuriyet yurttaşlığı toplumsal ortak çıkarların ve ortak kimliğin genel tarifinde somut insanlara karşıt ve onların üzerinde bir kimliğin soyut tanımına dayanır. Ne var ki bu soyut laik-türk-cumhuriyet yurttaşı tanımına dayandırılmak istenen ortak kimlik, en azından (kürt meselesi dışında) teorik olarak bir eşitliği öngörmekle birlikte, özel mülkiyet temelinde işleyen toplumun sınıfsal ayrışması içinde farklı hayatlar yaşayan somut insanların (işçilerin ve burjuvaların, yoksulların ve zenginlerin, kürtlerin ve türklerin vs.) özel çıkarları ile toplumsal ortak çıkarları arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi gidermeye ve aşmaya yetmez.
12 Eylül faşizminin Türk-İslam Sentezi öğretisini “resmi atatürkçülük” olarak dayatması, burjuvazinin ideolojik krizini çözemedi, tersine derinleştirdi. 1990’lardan 2000’lere uzanan 28 Şubat darbe düşüğü ile de aşılamayan ideolojik bunalım, 2001 ekonomik krizi sonrasında AKP hükümetinin işbaşına gelmesiyle ve Kürt Sorununda yaşanan kilitlenmeyle birlikte, emperyalizme tam boy teslimiyetin meşrulaştırılması yönünde gelişti. Yabancı sermayenin denetimine geçen bankacılık sektörünün, özelleştirilen kamu işletmelerinin ve çökertilen tarımsal üretimin, ABD’nin emireri generallerin mutlak egemenliği altına alınmış ordunun tamamen emperyalizmin çıkarlarına uygun olarak yeniden yapılandırıldığı, medya ve büyük sermaye tekellerinin TÜSİAD mihverinden MÜSİAD mihverine kaydığı nesnel koşullar temelinde, ülkenin belli başlı bütün siyasal ve ideolojik meseleleri emperyalist merkezler tarafından yönetilir ve yönlendirilir hale geldi. Kemalizmi, laikliği, Mustafa Kemal’in tarihsel kişiliğini, yurtseverliği, bağımsızlığı, “yurtta sulh cihanda sulh ilkesini”, ekonomik ve toplumsal hayatta devletçiliği, cumhuriyeti, kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını modası geçmiş kavramlar olarak suçlayan, hatta siyasi yargılamaların hedefi ilan eden, buna karşılık emperyalizme bağımlılığı, özelleştirmeleri, ekonomik ve sosyal liberalizmi, padişahçılığı, Osmanlı restorasyonunu, hilafeti, Barzaniciliği yücelten ideolojik ve siyasal reçeteler havada uçuşuyor.
KİMLİK TARTIŞMALARI NE ANLAMA GELİYOR?
Güncel laiklik ve kürt sorunu tartışmalarında karşıt müslüman ve cumhuriyet yurttaşı kimlikleri arasındaki çatışma ya da türk ve kürt kimlikleri arasındaki gerilim, burjuvazinin ideolojik bunalımının göstergeleri olarak anlam kazanıyor.
Türk burjuvazisinin ortak bir ideoloji etrafında toplumsal çıkarları ifade etme arayışına çözüm olarak önerilen yeni islamcı ve küreselleşmeci liberalizm bulamacı tezler, türk burjuvazisinin ideolojik bunalımına çare üretebilir mi? Amerikancı modern şeriat özlemleri (kibarca “ılımlı İslam” denilen reçete) ve ulus-devleti aşacak federasyon projeleri, türk burjuvazisinin coğrafyamızdaki egemenliğini yeniden üretmeye ve devam ettirmeye hizmet edebilir mi? Müslüman kimliği, çokkültürlülük, küresel vatandaşlık ve kürt kimliği üzerine önerilerin, özel mülkiyet temeli üzerinde işleyen sivil toplumdaki özel çıkarlar ile devletteki toplumsal ortak çıkarlar arasındaki çelişkinin çözümünü üretmesi mümkün mü?
Kapitalist toplumun sınıfsal ayrışması içinde sivil toplumdaki özel çıkarlar ile devletteki toplumsal ortak çıkarlar arasındaki çelişkinin bir çözümü yoktur. Bu olanaksızlığı, farklı hayatlar yaşayan somut insanların (işçilerin ve burjuvaların, yoksulların ve zenginlerin, kürtlerin ve türklerin vs.) özel çıkarları ile toplumsal ortak çıkarları arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi gidermeye ve aşmaya laik-ulusal-cumhuriyet yurttaşlığının yetmediği Marx’tan bu yana biliniyor. Sivil toplumun ve devletin temeli özel mülkiyet olarak kaldığı sürece, bu olanaksızlığı daha geri ve kağıt üstünde bile olsa eşitliği tanımayan çözüm önerileriyle aşma çabası “olmayacak duaya amin” demektir.(1)
Müslüman kimliği, çokkültürlülük, küresel vatandaşlık ve kürt kimliği önerilerini bu çerçevede ayrı ayrı inceleyelim ve laik-ulusal-cumhuriyet yurttaşlığı ile karşılaştıralım.
Karşılaştırma ilk elde şunu açıkça gösteriyor: Laiklik ve cumhuriyet yurttaşlığı toplumsal ortak çıkarların genel tarifinde en azından teorik olarak bir eşitlik öngörüyor; sınıfsal ve toplumsal konumu, gelir düzeyi, hayat ve geçinme tarzı ne olursa olsun, kağıt üstünde ve varsayım olarak bütün devlet (cumhuriyet) üyesi yurttaşlar aynı tek ve ortak ilke üzerinden tanımlanıyor, eşitleniyor, aynı hak ve hürriyetlere sahip olarak ilan ediliyor. Ne var ki toplumun temeli özel mülkiyet ilkesine dayandığı sürece, devletteki toplumsal hak ve çıkarların tarifinde kağıt üstünde yazılı olan bu ilke, teori sınırında kalacak ve hayata geçmeyecektir.(2) Böyle olduğu içindir ki, sivil toplumun ve devletin temeli özel mülkiyet olarak kaldığı sürece, burjuva cumhuriyeti, somut işçi ile somut burjuvayı soyut bir yurttaşlık ilkesi etrafında asla birleştiremeyecek, sivil toplumda ve devlette sınıf karşıtlığını örten ideolojik meşruluk perdesi daima iç çatışma ve gerilimle siyasal krizlere kaynaklık edecektir.
MÜSLÜMAN KİMLİĞİ YAPIŞTIRIR MI BÖLER Mİ?
Müslüman kimliğinin toplumsal ortak çıkarların temsilinde daha geri bir kavram olarak daha da yetersiz meşruiyet ürettiği ilk bakışta varsayılabilir. Müslümanlar (ya da İslamcılar) toplumsal ortak çıkarların genel tarifinde soyut ve kağıt üstündeki eşitliği bile reddederek cumhuriyet yurttaşlığı ile ters düşüyor, genel ortak çıkarların temsilini “müslüman ümmeti” ile sınırlıyor. Herkesin müslüman olduğu bir toplumda elbette ümmet üyeliği ile cumhuriyet üyeliği eşitlenmiş gibi düşünülebilir ve toplumsal ortak çıkarların soyut temsilci kimliği islamcılara atfedilebilir, ancak müslüman kimliği birkaç bakımdan cumhuriyet yurttaşlığı ile kıyaslanamayacak kadar gerici, bölücü ve yetersiz bir kavramdır: Birincisi müslüman olmayanları dışlayıcıdır, hatta müslümanlığın şu veya bu mezhebini, eğilimini, akımını hatta dindarlığın farklı derecelerini dışlayıcıdır, onları toplumsal ortak çıkar tarifinin dışına iter, dinsel inancın iktidar alanını hatta bunun belirli bir biçimini bir baskı ve egemenlik aracı olarak kullanır, zulüm ve imha vesilesi sayma sınırlarına kadar genişletir; ikincisi müslüman olup mevcut devletin üyesi olmayanları (başka müslüman halkları) kapsayıcıdır dolayısıyla ortak pazara egemen devlet üyeliğinin sınırlarını belirsizleştirir, pazar birliği temelinde toplumsal ortak çıkarların tarifini belirsizleştirir; üçüncüsü cumhuriyet yurttaşlığı kimliğinde temsil edilen ve devlet üyesi herkesin dini, dili, toplumsal sınıfı ve statüsü ne olursa olsun en azından teorik olarak ve kağıt üstünde eşitliğini kabul eden anlayışı reddeder. Bütün bu nedenlerle cumhuriyet yurttaşlığı en azından kağıt üstünde, toplumsal ortak çıkarları ifade ihtiyacını karşılar, oysa müslüman toplumsal kimliği toplumsal ortak çıkarları ifade ihtiyacını karşılamaktan kağıt üstünde bile geri kalır, en iyi ihtimalle özel ve somut çıkarlar peşindeki sivil toplumsal alt grupların (3) çıkarlarının yanıtı olabilir.
Bütün bunların sonucunda ne olması beklenebilir? Müslüman ortak kimliği etrafında bir siyasal toplum (devlet) ideolojisi kurgulayanlar(4) bugünkü devletin (cumhuriyetin) yurttaşlarını din ve mezhep kavgaları ve dindarlığın farklı dereceleri üzerinden birbiriyle boğaz boğaza getirmek, dinsel baskı ve zorlamayı topluma dayatmak, ulus-devlet sınırlarının dokunulmazlığını ve ulusal pazar üzerindeki egemenliğini sorgulatmak, ilhak ve istila taleplerine dayanan yeni bir bölgesel savaşlar dönemini meşrulaştırmak ve nihayet büyüme genişleme hayalleri peşinde çözülme ve dağılma risklerini göğüslemek zorunda kalacaktır.
Bu risklere karşı, yeni resmi ideoloji yapıcıları kerameti kendinden menkul tuhaf bir sigorta öneriyorlar: çokkültürlülük ve medeniyetler uzlaşması! Marksizmin insanlık tarihini sınıf mücadeleleri tarihi olarak açıklayan yaklaşımına karşılık olarak, burjuva sosyolojisinin insanlık tarihini yerel ve birbirinden ayrı kültür ve uygarlıkların tarihi olarak açıklayan yaklaşımının bir uzantısı olan çokkültürlülük ve medeniyetler çatışması/uzlaşması tezleri, tarihsel ve toplumsal ilerlemenin maddi temellerini ve sınıfsal köklerini perdelemeyi amaçlayan burjuva teorilerine dayanıyor.
Tekkültürlülük, etnik homojenlik, ulusal asimilasyon ve laiklik gibi ilkelere dayanan üniter ulus-devlet tezlerinin antitezi olarak sunulan çokkültürlülük, “medeniyetler çatışması” tezlerinin antitezi olarak sivrilen “medeniyetler uzlaşması”, birarada ideolojik ve siyasal bir kolaj oluşturmayı üstleniyor. “Müslüman kimliği” üst tanımının birleştirmekten çok parçalanma, çatışma ve dağılma yaratıcı olası etkilerine karşı dinamikleri güya harekete geçirecek, ulusüstü bölgesel dünya pazarlarına egemenlik temelinde çokuluslu federasyon devletleri oluşturma ve bunları emperyalizmin hiyerarşik sistemi içinde birbirine yapıştırma işlevlerine hizmet edecek ideolojik kavramlar ve tarih tezleri geç-burjuva düşünce dünyasına ve siyaset teorisine egemen oluyor, oradan “Avrupa bilim ve düşünce dünyasının sözümona en yeni ve ışıltılı sözünün gözlerini kamaştırmasına izin vererek, bu ışıltının arkasında burjuvaziye, onun önyargılarına ve burjuva gerici düşüncelere yaltaklanmanın şu ya da bu çeşitlemesini görememiş ve moda olan her gerici düşünce akımının peşine düşmüş”(5) sınıf gözlüğünü çıkarmaya veya takmamaya eğilimli küçük burjuva sosyalizmine de sirayet ediyor. Böylece, dinsel baskı, gericileşme, din-temelli çatışma ve savaşlardan himaye ihtiyacı, dinlerin hiyerarşik otorite ve önderlerinin uzlaşma ve anlaşma kudretine, tolerans ve sabır düzeylerine emanet ediliyor.
Kağıt üzerinde de olsa eşit yurttaşlar olarak kaderleri hakkında teorik olarak söz sahibi olabildiği “cumhuriyet” rejiminden farklı olarak, halkların artık papa, patrik, halife gibi dinsel önderlerin buyruğuna girdiği, onları koyun gibi izlediği, çatışma ve uzlaşma kararlarının meşruiyetinin dinsel önderliklerin ve hiyerarşilerin fetva ve yaklaşımlarına göre yargılandığı bu yeni dünya düzeni tasavvuru, somut insanların, işçilerin, sınıf bilincinden arındırıldığı ve ideolojik esaret altına alındığı bir geleceği vaat ediyor. Çokkültürlülük ve medeniyetler uzlaşması işte böyle parçalı kırıklı bir dünyanın ve hayatın meşrulaştırılmasının teorisidir.
Lenin, sınıflı toplumlarda, her ulusal kültürde iki kültürün bulunduğundan sözetmiştir: egemen sınıfın kültürü ve ezilen sınıfın kültürü. Çokkültürlülük tezleri ise toplumsal kültürün sınıfsal temellerine dair bu yanını görmez, bu haliyle içeriği bakımından burjuvaziye hizmet eder.
OKULLARDA KRİZ VE TESETTÜR GERİLİMİ
Çokkültürlülük başlığı altında yürütülen tartışmaların alt başlıkları arasında kimileri, ideolojik ve siyasal krizin tezahürleri olarak siyasal gündemi işgal eden gerilim başlıklarını oluşturuyor. Bunlardan ikisine, tesettür giyimi ve öğretim birliğinin parçalanması sorunlarına daha yakından bakılmalı.
Tesettür giyiminin özel ve kamusal yaşamda uygulanabilme olanağı üzerinde yürütülen siyasal tartışma, her şeyden önce salt kültürel bir meseleye ya da salt dinsel bir kuralın yerine getirilmesi istemine ilişkin bir tartışma değildir. Burjuva devleti çerçevesinde özel giyim tarzını talep eden özel çıkarlar ile kamusal yaşamın gerektirdiği kamusal giyim tarzı dayatmaları arasındaki çatışma çözümlenemez. Müslüman kadınların, özel dini inanışları nedeniyle tesettür kılığı taşıyabilme ‘özgürlüğü ve hakkı’ tartışması, kapitalist toplumda özel yaşam ile kamusal yaşam arasındaki karşıtlıktan kaynaklanıyor. Bu karşıtlık ancak gerçek bir demokraside, sosyalist bir cumhuriyette ortadan kaldırılabilir, böylelikle özel çıkarların (dini inanışların gerektirdiği gibi giyinebilme talebinin) ve kamusal çıkarların (kamusal yaşamın gerektirdiği giyim kurallarının) arasındaki çelişki çözümlenebilir. Bu çözüm, sosyalist cumhuriyette, dini inanışların gerektirdiği özel giyim tarzının bir siyasal-toplumsal kimlik talebi olmaktan çıkarılmasıyla sağlanabilir.
Tesettür giyimi dayatmasının (tıpkı cumhuriyet devrimi yasalarındaki giyim tarzını düzenleyen hükümler gibi) siyasal ve toplumsal bir simgeselliği olduğu, toplumun ilerleme ve gericilik eğilimlerine denk düştüğü unutulmamalıdır. Erzurum, Menemen, İskilip, Rize, Sakarya, Konya gibi illerde Ulusal Kurtuluş Savaşı’na karşı gerici ve karşı-devrimci ayaklanma çıkaranların, bugün de giyim tarzlarıyla toplumsal hayat tarzlarıyla, politik eğilimleriyle coğrafyamızın gericilik lekeleri olmaya devam etmeleri tesadüf değildir. Elbette giyim tarzı olarak tesettür, bugün bir kültür veya moda eğiliminin ifadesi olmaktan çok toplumsal yaşamın gericileştirilmesini, kadınların köleleştirilmesini amaçlayan bir siyasal iradenin ifadesidir, simgesidir. Saltanat özlemi içeren bayraklar taşıyan otomobiller, tarikat üyeliğini belli eden farklı renk ve biçimlerde tesettür üniformaları, resmi burjuva ideolojisindeki yarılmanın göstergeleridir.
Erken Cumhuriyet döneminin laiklik ilkesi temelinde genç kuşakları yetiştirme anlayışının ürünü olan Öğretim Birliği ve Üniversite Reformlarının da bugün tahrip edilmesi ve dinsel ağırlıklı eğitimden geçirilmiş kuşakların devleti ve bürokrasiyi işgal etme sürecinin tamamlanmak üzere olması, eğitim-öğretim alanında benzer bir ideolojik yarılmayı gösteriyor. Resmi burjuva ideolojisinin krizinin son evresine girdiğimizi kanıtlıyor.
KÜRT SORUNU VE KÜRT KİMLİĞİNİN TANINMASI TALEBİ
Laik cumhuriyetçi burjuva ideolojisinin (Kemalizmin) krizine karşı önerilen seçeneklerden biri de “kürt kimliğinin tanınması” talebidir. Burjuvazinin egemenliğinin korunması ve devam ettirilmesi için ihtiyaç duyulan birleştirici ilkenin Müslümanlık zemininde tarifi çabası, bu tarifin unsurları olarak etnik ve dinsel topluluk tabanlı ideolojilerin toplumsal ortak çıkarları tanımlayıcı bir ideolojik sentezin unsuru olarak öne sürülmesini de kapsıyor. Dinsel akım ve tarikatların (Sünni ideolojinin farklı varyantlarının, Aleviliğin, Hıristiyanlığın, Museviliğin) Kemalizmin yerine yeni resmi iktidar ideolojisinin kurgulanmasına katılması yanında, Kürt etnik-kültürel kimliğinin de özerk bir ideolojik unsur olarak ele alınması ihtiyacı bununla ilişkilidir. Kürt etnik-kültürel kimliğinin tanınması, Kürt sorununun yarattığı siyasal çatışmayı da aşabilmek amacına hizmet edecek biçimde düşünülmektedir. AKP’nin, liberal-sol çevrelerin üzerinde birleştiği bu tez, Kürt ulusal-demokratik hareketinin anti-emperyalist doğrultuyu terk etme ve Kürt sorununda emperyalist bir çözüme yanaşma eğilimine de hitab etmektedir.
Kürt kimliği, toplumsal ortak çıkarların tarifinde bireysel eşitliği reddeder, bu yönüyle cumhuriyet yurttaşlığı kavramına göre teorik olarak gericidir. Ancak Kürt halkının kolektif toplumsal çıkarlarının, kendi geleceğini belirleme hakkının, kolektif toplumsal eşitliğinin bir ifadesi olduğu ölçüde ve derecede, bir geçiş dönemi boyunca, toplumsal ortak çıkarların ifadesi ve temsili için tarihsel olarak geçici bir rol oynayabilir. Bu tartışmada püf noktası, toplumsal ilişkilerin temelinde özel mülkiyet ilkesi yürürlükte olduğu sürece, kürt kimliğinin tanınmasına yönelik adımların (anadilde öğretim hakkı, ulusal-kültürel özerklik vs.) ne anlama geleceğidir. Marksist yaklaşım, feodal ve/veya burjuva özel mülkiyet ilişkilerinin egemenliği koşullarında, Kürt kimliğinin etnik ve kültürel özerkliğinin toplumsal genel çıkarların ifadesine ve temsiline kapı aralamak şöyle dursun, eşitlik ve ortak çıkarlara ters düşeceğini, bu yanıyla bölücü ve parçalayıcı olacağını söyler. Bunun anlamı, işçi sınıfı hareketinin, sendikaların, işçi sınıfı partisinin etnik çizgilerde bölünmesidir. Lenin bu nedenle ulusal-kültürel özerklik taleplerine dayanan siyasal eğilimlerin gerici ve bölücü niteliğine işaret ederek bu yaklaşıma itiraz etmiş, bunun yerine halkların eşitliğini ve özgürlüğünü talep eden “ulusların kendi geleceğini belirleme hakkını” savunmuş ve bu tezini sosyalist devrim hedefinin bir parçası olarak ele almıştır. Şu halde, Kürt kimliğinin tanınması talebi, ancak tutarlı bir demokratik halk cumhuriyetinin kurulması ve özel mülkiyetin toplumun temeli olmaktan çıkarılması koşullarında gerçekten hayata geçirilebilir. Bu kesintisiz bir devrim sürecinde kapitalizmden sosyalizme geçişten başka bir şey değildir. Kürt kimliği ancak sosyalizm koşullarında, Kürt halkının kolektif toplumsal çıkarlarının ve toplumsal eşitliğinin bir ifadesi olduğu ölçüde gerçekten hayata geçebilir. Demek oluyor ki Kürt kimliğinin tanınması talebi, yürürlükte olan burjuva toplumunda burjuva ideolojisinin krizine bir çözüm üretemez, toplumu birleştirici ve toplumsal genel çıkarları ifade edici bir rol oynayamaz.
KÜRESEL KİMLİK VE ÇOKKÜLTÜRLÜLÜK SEÇENEĞİ
Toplumsal genel çıkarları temsil edecek birleştirici bir ilkenin özel mülkiyet temelinde kurgulanmasının ve hayata geçirilmesinin olanaksızlığı, burjuva ideologlarının ileri sürdüğü milliyetçi-asimilasyoncu, etnik ve dinsel tabanlı tezlerin çözümsüzlüğü, başka seçeneklerin gerekliliğini davet eder. Sosyalist sistemin dağılması sonrasında, geç-burjuva düşüncesinde yükselen son tez, mikromilliyetçi ve dinsel cemaatçi temeller üzerinde kurgulanan “küresel kimlik” arayışlarında ifade edilmektedir. Maddi temelini sermayenin küreselleşmesinin oluşturduğu emperyalist siyasal blokların (AB, NAFTA, BDT) hükümranlığında yeni bir kapitalist uluslararası mimarinin çıkarlarına denk düşen “medeniyetler uzlaşması” ve “çokkültürlülük” söylemleri, bu doğrultuda “küresel yurttaşlık”, “Avrupalılık”, “Avrasyacılık”, “yeni-Osmanlıcılık” gibi kozmopolit ideolojik kurguları üretiyor. Bir tür sermaye enternasyonalizmine denk düşen bu tezler, etnik ve dinsel çatışmalara çözüm üretilmesine, örneğin Kürt sorununun açtığı yaralara merhem olabilir mi?
Cevap olumsuzdur! Sermayenin işçi sınıfı enternasyonalizmine benzer bir “küresel birlik” ve “evrensel barış” ideolojisi salgılayabileceği varsayımına dayanan bu yaklaşımlar, kocaman bir yanılsamadır!
Emperyalizmin toplumsal temeli özel mülkiyet ilkesi olmaya devam etmektedir. Özel mülkiyet ilkesi yürürlükte olduğu sürece pan-Avrupa, pan-Amerikan veya pan-Avrasyacı veya neo-Osmanlıcı birleşmeler, mikro-etnik veya dinsel-cemaatçi temellerde güçsüzleştirilmiş ve zayıflatılmış ezilen dünya halklarının üzerinde emperyalist ulusların sömürgeci egemenliğini kurmaktan başka amaca hizmet etmez. Ulus-üstü kimlik kurguları veya çokkültürlülük söylemleri, bu egemenliği örten birer perdeden başka bir şey değildir. Ulusların eşitliğini ve özgürlüğünü garantileyecek ve halkların kardeşçe birliğini sağlayacak yegane zemin işçi sınıfı enternasyonalizmidir. Sermayenin küresel-kozmopolit ideolojilerinden evrensel birlik ve barış düşleri devşirmek olanaksızdır.
SİYASAL REJİM VE DEVLETİN ÖZÜ
Bu sözümona “yeni” teoriler, insanlığı geriye, kapitalizmin şafağı aydınlanma öncesi karanlık ve eski çağların hayat ve düşünce biçimlerine çekiyor. Marx’a göre, somut gerçek insan kimliği ile soyut yurttaş kimliği arasındaki ayrışma ve karşıtlık, sivil toplumdaki burjuva ve işçi ile siyasal devlet üyeliği arasındaki ayrışma görünümüne, yeryüzündeki gerçek somut insan ilişkileri ile “gökyüzü”ndeki dinsel soyut ilahi yaşantılar arasındaki ayrışma ve karşıtlık görünümüne bürünüyordu. İnsanın dinsel düzlemde gökyüzünde hayali ve aldatıcı bir yaşam sürmesi, soyut insanın yurttaş olarak devlet bünyesinde benzer bir yaşam sürmesine denk düşüyordu. Dinsel gökyüzü öyküleri, mitolojiler, devlet bünyesindeki siyasal yaşantılara denk düşüyordu(6).
Sınıflı toplumlarda devlet kurumlarının kamu çıkarlarını aldatıcı biçimde simgelemesine dikkat çeken Marx’a göre, farklı siyasal rejimlere sahip devletlerde sivil toplumdan ayrı kurumların (okullar, belediye, hastaneler, yol hizmetleri, elektrik şebekesi, su şebekesi, mahkemeler, polis, ordu vs.) varlığı, burjuva (sivil) toplumun karşısında ve üzerinde genel çıkarları (eğitim, yerel yönetim hizmetleri, sağlık, konut ve işyerlerine elektrik ve su temini, adalet, güvenlik vs.) temsil ediyor gözükmek gibi ortak bir özelliğe sahiptir, ancak bu ortak toplumsal çıkarları (genel çıkarları) temsil etme özelliği aldatıcı ve biçimseldir. Marx “Hegel’in hukuk felsefesinde olduğu gibi çağdaş devletlerde de … kamu işleri ancak biçimsel bir yarar taşıyor, … yalnızca biçimsel olan bir kamu işi oluşturuyor” derken bu gerçeği vurguluyordu. Kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi ve burjuva sivil toplum alanına devri, devletin bu aldatıcı ve biçimsel yükümlülüklerinden bile sıyrılması ve çıplak baskı aygıtına dönüşmesi anlamında gerici bir eğilimi gösteriyor. Geç-kapitalist toplumda devlet feodal otokratik biçimlerine rücu ediyor. Genel toplumsal çıkarları kağıt üstünde ve biçimsel aldatıcı bir tarzda bile olsa temsil etme biçiminde yükselen anayasal cumhuriyet rejimlerinin tasfiyesi, aynı eğilimin bir başka görünümü olarak dikkat çekiyor.
Devletin özünü, onun dayandığı mülkiyet ilişkileri temeli ve bu temele dayanan sınıf egemenliği oluşturuyor. Devletin anayapısı, yani siyasal rejimi ise (parlamenter demokrasi, anayasal cumhuriyet, anayasal meşruti monarşi, monarşik otokrasi, oligarşik diktatörlük, askeri diktatörlük vs.) devletin yalnızca dış biçimini oluşturuyor. Özel mülkiyete dayanan toplumsal ilişkiler temeli üzerinde birbirinden çok farklı devlet biçimleri kurulabilir. Örneğin cumhuriyetçi ABD, Türkiye, Fransa; askeri faşist diktatörlük olk Şili, İspanya; meşruti monarşi olarak İngiltere, Holanda, İsveç; otokratik monarşi olarak Prusya, Rus Çarlığı, Osmanlı; oligarşik diktatörlük olarak Batista Küba’sı vs. birbirinden çok farklı siyasal rejimlere (anayapılara, devlet biçimlerine) sahiptir, ama hepsinin özünde ve temelinde özel mülkiyet ilişkileri yatar. Hegel ise çağının devlet yapısını (siyasal rejimlerini) “halkın tümünün yaşamını kendi içinde toplayan somut evrenselliği ile değil siyasal devlet olarak soyut evrenselliği ile inceliyordu, bu nedenle yanlış olarak devleti devlet biçimine (siyasal rejimine) indirgiyordu, oysa siyasal rejim devletin özünü değil yalnızca dış biçimini oluşturuyordu.”(7)
Halk egemenliği ve demokrasi açısından Marx’ın siyasal rejim eleştirisine yaklaşımı farklıdır. Çağının siyasal rejimlerinin eleştirisine girişirken Marx devletin özünde yatan mülkiyet ilişkilerine dikkat çekiyor, özel mülkiyet temelinden kaynaklanan toplumsal sorunların önemine işaret ediyor, bu yanıyla kendini Hegel’ci eleştiriden ve liberal anayasacı eleştiriden ayırıyor, Moses Hess gibilerinin eleştirilerinden esinleniyor. Moses Hess, birey özgürlüğünü ve özel mülkiyet ilişkilerini güvenceye alma peşindeki anayasal devlet biçimlerinin bu niteliğiyle bireylerin soyut genel çıkarlarının temsilci olma ihtiyacını karşılamak isterken somut bireylerin karşısında ve üzerinde yer aldığını, böylelikle yöneten ve yönetilen ayrımını (üsttekiler ve alttakiler ayrımını) siyasal düzlemde ürettiğini, anayasal söylemde halk (ulus) egemenliğinden dem vururken, hükümranlığı halka vermesi gerekirken, bunu sözde bıraktığını sergiliyor. Moses Hess’e göre “Tüm halkın elinde olması gereken yasa koymak hakkı, halkın yalnızca güç ve kurnazlıkla iktidarı eline geçirmesini bilen bölümü tarafından kullanılıyor.” Hess’in açıklamasına göre, ABD’de ve Fransa’da varolduğu biçimiyle anayasal rejim, teokratik, klerokratik, despotik feodal rejimlere göre bir ilerlemeyi temsil ediyor, ancak özel mülkiyet temeline dayanan egemenlik ve bağımlılık ilişkileri devam ettiği için, bu ilerleme özde değil biçimdedir, pek fazla önem taşımaz. Marx’a göre de, özel mülkiyet devletin temeli ve özü olmaya devam ettiği sürece, anayasal devlet (hukuk devleti, cumhuriyet vs.) halkın gerçek genel ve ortak çıkarları olarak devlet çıkarlarının “ancak biçimsel bir tarzda” varolduğu bir devlettir. Anayasal hukuk devletinde (cumhuriyet rejiminde) bile yöneten ve yönetilen ayrımının, “başlar ve ayaklar” ayrımının devam etmesinin kaynağında, bu devlet biçiminin özünde ve temelinde yatan özel mülkiyetin dokunulmazlığının devamlılığı yatar(8).
GERİCİ TEHDİDE KARŞI CUMHURİYETE SAHİP ÇIKMALI MI?
Devletin monarşist veya cumhuriyetçi biçimleri arasındaki farkın önemi Marx’tan bu yana ilerici ve sol düşüncenin gündemini işgal etmiştir. Monarşist, anayasal-monarşist, cumhuriyetçi farklı siyasal devlet biçimleri, kapitalist özel mülkiyetin bekası çerçevesinde kaldıkları için, sadece sınırlı-biçimsel-göstermelik bir ilerlemeyi temsil ediyor. Marx devletin monarşist ve cumhuriyetçi biçimleri arasındaki farkı saptıyor ama hemen arkasından burjuva cumhuriyetini biçimsel ve özel mülkiyet düzeninin sınırları içinde kalan bir ilerlemeyi temsil etmekle suçluyor. A.Cornu bunu şöyle anlatıyor: “… siyasal devlet, bütün biçimleriyle, gerçek yaşamını toplumda sürdüren insana yabancı bir örgüt oluşturuyordu. Bu ikiliği, devlet ile toplum arasındaki bu ayrılığı ortadan kaldırmak için, devletin biçimini siyasal reformlar yoluyla değiştirmek, mutlak krallığın yerine anayasal krallığı ya da anayasal krallığın yerine cumhuriyeti geçirmek yetmiyordu, çünkü bu farklı biçimler arasındaki savaşım, topluma karşıt bir nitelik taşıyan devletin çerçevesindeki bir savaşım olarak kalıyordu.” Cornu Marx’a atfen açıklamayı sürdürüyor: “Bütün siyasal devlet biçimleri için bu böyleydi. Anayasal krallık, yabancılaşmanın eksiksiz biçimini oluşturan mutlak krallığa göre bir ilerleme göstermekle birlikte, insanı yabancılaşmadan kurtarmıyordu. Halkın istencini dile getirdiği için krallığa göre bir ilerleme oluşturan cumhuriyet bile, bu işi ancak özel çıkarlardan ayrı, genel bir çıkarın imgesel alanıyla sınırlı bir siyasal biçim altında, biçimsel bir tarzda yapıyordu.” Marx aynı konuyu şu sözlerle tarif ediyor: “Krallık ile cumhuriyet arasındaki savaşım da henüz soyut devlet içerisindeki bir savaşım olarak kalıyordu.”
Demokrasi mücadelesinin ve cumhuriyet talebinin önemi ve sınırlılığı bir arada ele alınmalıdır. Cornu, Marx’a atfen “Siyasal devlet halk istenç ve hükümranlığını gerçekten dışavurmadığı için, kaçınılmaz olarak anti-demokratik bir nitelik taşıyor ve gerçekte halkı bağımlılık içinde tutmaktan başka bir işe yaramıyordu” derken en demokratik burjuva devletinin bile kaçınılmaz olarak anti-demokratik olduğu Marksist tezini dile getiriyor. En demokratik burjuva cumhuriyeti bile halkı bağımlı ve boyun eğmiş biçimde tutmaktan başka işe yaramaz. Demokrasi mücadelesinin ve cumhuriyet talebinin önemi, ufak darbelemelerle devletten tuğlalar sökmekle sınırlı olduğu bilinerek anlaşılabilir. Demokrasi ve cumhuriyet talebine sahip çıkmak, devleti (siyasal rejimi), mevcut demokrasiyi ve cumhuriyeti aşma hedefini gözetmediği sürece, devlet içerisindeki bir mücadele olarak kalmaya, özel mülkiyet egemenliğine halkı boyun eğdirmeye hizmet eder. Cornu açıklamaya devam ediyor: “Devlet ile toplum arasındaki, özel yaşam ile kamusal yaşam arasındaki karşıtlığı ortadan kaldırma olanağını yalnızca ‘gerçek’ demokrasi, yani yalnızca biçimsel olmayan, ama gerçek bir nitelik taşıyan demokrasi sağlıyordu.” Marksizm bu sorunun çözümünü, sonraki onyıllarda, teoride “proletarya diktatörlüğü” kavramıyla, pratikte Paris Komünü ve Sovyet İktidarı girişimlerinde bulmuştur.(9)
İŞÇİ SINIFININ İDEOLOJİK BAĞIMSIZLIĞI VE MÜSLÜMAN KİMLİK
Somut gerçek çıkarlarının peşindeki işçiler, kolektif işçi kimliğiyle, giderek sınıf bilinçli işçi kimliğiyle işçi sınıfı olarak davranmaya olan nesnel eğilimiyle, soyut ve genel çıkarları temsil edebilir mi? Bu temsilin koşulu, işçilerin somut işçi olarak varolma koşullarından sıyrılmaları, kolektif işçi, giderek işçi sınıfı kimliğiyle tavır almaları ve eyleme geçmeleri, işçi-yurttaşlar olarak politik kimlik kazanmalarıdır; işçiler, kendi gerçek somut varlıklarından farklı ve ona karşıt bir niteliği kazanarak, yeryüzünden gökyüzüne yükselerek bunu yapabilir. Marx’a göre işçiler için “yaşantılarının çeşitli uğraklarından gerçekleştirilmesi en güç olan uğrağı, siyasal devlet uğrağı… oluşturuyor.” Siyasal düzlem, “… kolektif bir nitelik, genel bir nitelik taşıyan tek alanı oluşturuyor.” İşçiler için siyasal alan yeryüzündeki yaşantılarının “dinini, kendi evrenselliğinin gökyüzünü oluşturuyor.” Siyasal islamın burada “müslüman” kimliğiyle devreye girmesi, bu genelleşmiş çıkarların temsili ihtiyacına denk düşüyor, bu ihtiyacı çarpıtılmış, saptırılmış ve gerçekten “dinsel” bir ifadeye büründüren bir ideolojik müdahale biçimi kazanıyor, bu haliyle kollektif işçinin sınıf bilincine ve sınıf kimliğine yönelmesi sürecini baltalıyor. Nasyonal sosyalist işçi hareketi, liberal veya reformist işçi siyasetleri, yahudi veya hıristiyan işçi hareketleri gibi müslüman işçi hareketi de (10), işçilerin kendi evrenselliğinin gökyüzünü kurma yönelişine bir ideolojik müdahale özelliği taşıyor. Bu nedenle, işçi sınıfı hareketinin inşası için mücadele, liberal-reformist-nazi-hıristiyan-yahudi-müslüman vs. çarpıtılmış ve saptırılmış işçi siyasetlerinin teşhirini ve aşılmasını gerektiriyor. Bu teşhir ve aşma çabası, bu saptırılmış işçi siyasetlerinin, işçilerin kendi gökyüzünü kurma ihtiyacının bir ifadesi olduklarının farkında olmayı da gerektiriyor. Marx burada, hepsi de özel mülkiyetin savunuculuğuna, mazur ve meşru gösterilmesine dayanan Hegel’ci akımın, burjuva liberalizminin (ve daha sonra ortaya çıkan diğer akımların) karşısına hem siyasal (soyut) düzlemde hem de toplumsal (gerçek) düzlemde işçilerin iradesini ve hükümranlığını dışa vuran özel mülkiyetin reddini ve sosyalizmi savunan kendi demokrasi anlayışını çıkarıyor. Marx’ın anlayışına bağlı kalırsak, siyasal düzlemde iki hükümranlık anlayışı söz konusu olabilir: egemen sınıfın temsilcilerinin (kralın, padişahın, askeri diktatörün veya burjuva politik aktörlerin) hükümranlığı veya halkın (işçi sınıfının ve müttefiklerinin) hükümranlığı… Siyasal düzlemde saptırılmış ifade biçimlerine bürünmüş liberal-reformist-nazi-hıristiyan-yahudi-müslüman vs. bütün “işçi siyasetleri” egemen sınıf temsilcilerinin hükümranlığı koşuluna bağlıdır.
SONSÖZ YERİNE
Türk burjuvazisi, siyasal ve ekonomik bir krizin yanı sıra tarihinde ilk defa olmak üzere ideolojik bir krizin içine sürüklenmektedir. Bu kapsamlı kriz, kapitalist sistemin uluslararası düzeyde aynı derecede çok yanlı ve kapsamlı kriziyle de üst üste gelmektedir. “Medeniyetler uzlaşması”, “Osmanlı’nın restorasyonu”, “komşu halklarla sıfır sorun” ve “açılım” söylemleriyle perdelenmek istenen bu kriz süreci, yakın gelecekte, söylemlerin tersine büyük çatışmaların ve savaşların kaynağı olmaya adaydır. Kapitalist sistemin zayıf halkası olmaya en yakın adaylardan biri Türkiye’dir. Türkiye ve bölge halklarının büyük felaketlere sürüklenmesini önleyecek biricik güç, işçi sınıfı hareketidir. Bütün çabalarımız, merkezi bir siyasal kurmaydan yoksun olan işçi sınıfının tarih sahnesine adım atmasının koşullarını sağlamaya, siyasal örgütlenmesini geliştirmeye yönelmelidir.
1. Müslümanlığı ABD emperyalizminin ideolojik ve politik gölgesinde tanımlayan ve yaşayan “ılımlı” yalandan müslümanların “olmayacak duaya amin” demesinde elbette yadırganacak bir yan yoktur.
2. Marksistlerin burjuva cumhuriyetine karşı muhalefette en temel itiraz ve eleştiri dayanaklarından biri de bu tezdir.
3. Örneğin Deniz Feneri
4. Emperyalist akıl hocalarının kulaklarına üflediği kavramları tekrarlayan İslamcı ve liberaller
5. V.I.Lenin, Militan Materyalizmin Önemi Üzerine, 1922
6. K.Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Giriş
7. K.Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Giriş. Burada TC devletini ele alan sol analizlerin bir çoğunun aynı Hegelian yanlış ile sakatlanmış olduğuna, TC devletini siyasal rejimine indirgeyerek ele aldıklarına dikkat edilmelidir. Bugünkü siyasal rejim krizinin bu biçimde ele alınışı, bu “sol” analizlerin liberal eleştirinin yedeğine düşmesini izah ediyor.
8. 12 Eylül anayasasına karşı yeni bir anayasayı savunan sol-liberal eleştiri, anayasal rejimin özündeki mülkiyet ilişkileri hakkında söz söylemediği sürece, en iyi durumda bile biçimsel bir ilerlemeden fazlasını vaat edemez.
9. K.Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Giriş. TKP-Gelenek çizgisinin “Felaketin Eşiğinde” programatik metninde açıklanan “cumhuriyete sahip çıkma” tezi, burada işaret edilen çerçeveye teoride gözünü kapamıyor, ancak TKP-Gelenek pratik eylemde sözünün gereğini yapmadığı takdirde, düzen ve devlet içi bir savaşımla yetinmeye çağrı yaptığı biçiminde anlaşılma riski taşımaya devam ediyor. Sosyalist hareketin yüzyılı aşkın tarihi, sözlerinin gereğini yapmayanların örnekleriyle doludur.
10. Hak-İş’in hükümet desteğindeki yükselişi bu tartışma bağlamında dikkat çekicidir.
11 Ekim 2009 Pazar
7 Ağustos 2009 Cuma
SİYASAL GÜNDEME DAİR ANALİZLER 6
MİLLİ İRADE Mİ DARBE Mİ?
Son bir- iki yıl “milli irade mi darbe mi?” tartışmalarıyla geçti. “Demokrat” akım sağlı sollu kendini milli iradenin bir yerlerine yerleştiriyor. “Darbeci” akım demokrasi karşıtlığında hikmet arıyor, “demokrasi” ile emperyalizm arasındaki ilişkilerden hareketle ulusal çıkarları savunmanın komplocu olmayan yollarını göremiyor.
Milli iradeyi ölçmenin seçim sandığı dışında bir yolu olmadığını savunan demokratlar, kendi tarihsel köklerindeki devrim ve darbelerden, taht ve taç devirme eylemlerinden, kralların ve padişahların darağaçlarında ipe çekilen bedenlerinden, giyotinde uçurulan kellelerinden tiksiniyor, demokrat akımı doğuran burjuva egemenliğinin devrimci terörden yeşerdiğini reddediyor. Demokrat akım reddi miras yapıyor, kendi geçmişini ve tarihsel köklerini sahiplenmiyor.
Demokrat akım kapitalizmin gelişimi sürecinde sınıfsal ayrışma temelinde burjuva ve sosyal demokratlar olarak ayrıştı. Devrimci sosyal demokratlar işçi sınıfının iktidara yönelişi içinde komünist ve devrimci akıma ebelik yaparken, işçi sınıfı iktidarı kaçkını sosyal demokratlar ve emperyalizm çağında toplumsal temeli büzülüp eriyen burjuva demokratlar kaynaşarak yozlaşıp bir tür emperyalist-demokratlar kategorisine dönüştü. Geç-kapitalizmin ürünü emperyalist-demokratlar gericiliğin bütün renkleriyle bulaşık, yer yer militan-faşist, yer yer dinci-gerici, bütün örneklerinde liberalizmin ve ırkçılığın damgasıyla lekeli melez bir akım olarak sahne aldı.
Erken burjuva çağında krallara, padişahlara, tanrının yeryüzündeki gölgesi olma iddiasını sahiplenen bütün öznelere ve toplumsal düzeyde feodal egemenliğe karşı milli irade ilerici bir kavram olarak sivrildi. Erken işçi sınıfı devrimlerinin de itici gücü altında biçimlenen milli irade, genel oy hakkı, seçimler, siyasal özgürlükler kavgası içinde burjuvazinin egemenliğinin tesisini meşrulaştırıcı bir rol oynadı.
Emperyalizm çağında, milli irade artık toplumsal temeli kalmamış ve aşılmış bir kavramdır. 1871 Paris Komünü’nden ve özellikle de 1917 Ekim Devrimi’nden bu yana milletin ezici çoğunluğunu oluşturan ve işçi sınıfı etrafında şekillenmekten başka seçeneği olmayan emekçi halk iradesi bunun yerini almıştır. Genel oya dayalı seçimlerin bu iradeyi yansıtma olanağı, başka ülkelerde olduğu gibi Türkiye koşullarında da, bağımsızlık, toplumsal eşitlik, siyasal özgürlük ve özel mülkiyetin ilgası ön koşullarına bağlıdır.
Bugünkü kapitalist sistem içinde halkın siyasal iradesi vesayet altına alınmıştır. Serbestçe ve özgür koşullar altında gerçekleşmez, dışa vurmaz. NATO, Gümrük Birliği, AB üyeliği, IMF, ikili ve çok yanlı askeri anlaşmalar, yabancı orduların yetkisine bırakılmış uluslararası boru hatları, seçim yasaları, polis devleti, büyük sermaye medyasının etkinliği, yarı-feodal ilişki kalıntıları, despotizm kültürü gibi siyasi ve toplumsal vesayet koşulları altında genel oya dayalı seçimler emekçi halk iradesini (ya da tarihsel olarak zaten aşılmış olan milli iradeyi) yansıtamaz.
Darbeye karşı milli iradeyi ve seçmen tercihini savunuyor gözüken “demokratlar”, ister sağcı, ister “solcu” kimlik ile konuşsunlar, ister “sivil” ister “askeri” kimlik taşısınlar, ister egemen ulusun isterse ezilen ulusun sözcüleri olsunlar, demokrat akımın tarihsel köklerinden kopmuş emperyalist demokratlardır. Avrupa Birliği’nin liberal, yeşil ve sosyal demokrat kimlikli ve bazıları komünist dönmesi olup Avrupa Sol Partisi’nde yer tutan politikacıları, Troçkist akımın büyük çoğunluğu, Soros’un takipçisi “renkli devrim” yapıcıları, Sovyet iktidarının yıkıcısı Gorbaçov ve Yeltsin’ler, Gürcü ülkesini savaşa sürükleyen Saakaşvili’ler, sosyalist Çekoslovakya’yı parçalayan ve Avrupa Birliği’ne yem eden Aleksandr Dubçek’ler, Vaclav Havel’ler, Tibet’in Dalai Lama’sı, Doğu Türkistan’ın Rabia Kader’leri, Türkiye’nin vatan satıcısı Tayyip Erdoğan ve AKP tayfası, Fethullah hocası, ÖDP’nin müstafi genel başkanı Ufuk Uras ve takipçileri, Nabi Yağcı’lar, Hüseyin Ergün’ler, Hilmi Özkök türünden ordu paşaları, MHP kökenli Mümtazer Türköne’ler, Alperenler, 12 Eylül çizgisinin takipçileri Nazlı Ilıcak’lar, Hasan Celal Güzel’ler aynı emperyalist demokratlar bohçasının içinde tasnif edilebilir. Topunun ortak özelliği, farklı tonlarda olmakla beraber biraz faşist, biraz dinci-gerici, biraz solcu ama her zaman pro-emperyalist ve liberal olmalarıdır. Hepsi emperyalist-demokratlardır.
Emperyalist-demokratların tek yumurta ikizi ve kan kardeşi ise yirminci yüzyılı kana bulayan klasik darbeci-faşist akımın mensuplarıdır. Yazıyla tura gibi aynı madalyonun iki yüzüdür. Bu iki akımın arasında sık sık karşılıklı geçişler ve ideolojik politik değiş-tokuşlar yaşanır. Birbirlerinden beslendikleri, birbirlerini varettikleri, birbirlerinin yöntemlerini kullandıkları görmezden gelinemez. Lunapark aynaları gibi şaşırtıcı yanılsamalar yaratabilir, sol gösterip sağ vurabilirler. Seçimle iktidara yürüyen Hitler ve Mussolini’nin darbe araçları kadar “demokratik” araçlara da başvurdukları bilinir. Tıpkı Kenan Evren’imiz gibi! Darbeci-faşist akımın mensupları da her zaman pro-emperyalist ve liberal olmalarıyla ayırt edilir. Milli iradeyi temsil güçlerinden sual olunmaz.
Emperyalist-demokratlar ile emperyalist-otokratlar arasında cereyan eden “milli irade mi darbe mi?” tartışması masum bir siyasi yöntem tartışması değildir, halk güçlerinin bağımsız tarihsel girişkenliğini hedef alan, milli irade kavramıyla meşrulaştırılmak istenen, pro-emperyalist ve gerici bir “darbe” harekatının manivelasıdır. Harekatı yürütenler ve alet olanlar emperyalistler ve işbirlikçileridir. Yeri geldiğinde seçmenin özgür iradesini yansıtmadığı bilinen seçim oyununa başvuracaklar, yeri geldiğinde geleneksel darbeciliğin bütün yöntemlerini kullanacaklardır.
Şu halde, emekçi halk iradesinin (veya burjuva kavramlarla konuşmakla yetinsek bile milli iradenin) özgürce ve gerçeğe yakın tecellisi için ön koşul nedir? Tartışmaya buradan başlamamız ve devam etmemiz gerekiyor.
Bağımsızlığı-demokrasiyi-sosyalizmi teminat altına alacak bir demokratik halk iktidarının kurulması gerçekleşmeden halkın özgür iradesi belirlenemez. Örgütlenen ve mücadele için seferber olan işçi sınıfının ve emekçilerin kitleler halinde harekete geçmesi, iradesini açığa çıkarması, göstermelik seçim oyunlarından bin defa daha demokratik bir yoldur. Bu yolu izleyeceğiz. Bu yolu izleyerek demokratik halk iktidarını kuracak devrim yolunun arayışından bağımsız bir “seçmen iradesi mi darbe mi” tartışması boş gevezeliktir. Devrim zafere yürüyüşü sürecinde, kendi meşruiyet zeminini yaratacaktır. Emperyalizmin ve özel mülkiyetin vesayetini ortadan kaldıracak devrimci bir darbeyi indirene ve siyasal özgürlüğün koşullarını yaratana dek, emekçi halkın iradesini ortaya çıkartmanın tek yolu, emekçi halkın birleşmesi, mücadelesi, bağımsız örgütlenmesi ve kitlesel seferberliğidir.
Son bir- iki yıl “milli irade mi darbe mi?” tartışmalarıyla geçti. “Demokrat” akım sağlı sollu kendini milli iradenin bir yerlerine yerleştiriyor. “Darbeci” akım demokrasi karşıtlığında hikmet arıyor, “demokrasi” ile emperyalizm arasındaki ilişkilerden hareketle ulusal çıkarları savunmanın komplocu olmayan yollarını göremiyor.
Milli iradeyi ölçmenin seçim sandığı dışında bir yolu olmadığını savunan demokratlar, kendi tarihsel köklerindeki devrim ve darbelerden, taht ve taç devirme eylemlerinden, kralların ve padişahların darağaçlarında ipe çekilen bedenlerinden, giyotinde uçurulan kellelerinden tiksiniyor, demokrat akımı doğuran burjuva egemenliğinin devrimci terörden yeşerdiğini reddediyor. Demokrat akım reddi miras yapıyor, kendi geçmişini ve tarihsel köklerini sahiplenmiyor.
Demokrat akım kapitalizmin gelişimi sürecinde sınıfsal ayrışma temelinde burjuva ve sosyal demokratlar olarak ayrıştı. Devrimci sosyal demokratlar işçi sınıfının iktidara yönelişi içinde komünist ve devrimci akıma ebelik yaparken, işçi sınıfı iktidarı kaçkını sosyal demokratlar ve emperyalizm çağında toplumsal temeli büzülüp eriyen burjuva demokratlar kaynaşarak yozlaşıp bir tür emperyalist-demokratlar kategorisine dönüştü. Geç-kapitalizmin ürünü emperyalist-demokratlar gericiliğin bütün renkleriyle bulaşık, yer yer militan-faşist, yer yer dinci-gerici, bütün örneklerinde liberalizmin ve ırkçılığın damgasıyla lekeli melez bir akım olarak sahne aldı.
Erken burjuva çağında krallara, padişahlara, tanrının yeryüzündeki gölgesi olma iddiasını sahiplenen bütün öznelere ve toplumsal düzeyde feodal egemenliğe karşı milli irade ilerici bir kavram olarak sivrildi. Erken işçi sınıfı devrimlerinin de itici gücü altında biçimlenen milli irade, genel oy hakkı, seçimler, siyasal özgürlükler kavgası içinde burjuvazinin egemenliğinin tesisini meşrulaştırıcı bir rol oynadı.
Emperyalizm çağında, milli irade artık toplumsal temeli kalmamış ve aşılmış bir kavramdır. 1871 Paris Komünü’nden ve özellikle de 1917 Ekim Devrimi’nden bu yana milletin ezici çoğunluğunu oluşturan ve işçi sınıfı etrafında şekillenmekten başka seçeneği olmayan emekçi halk iradesi bunun yerini almıştır. Genel oya dayalı seçimlerin bu iradeyi yansıtma olanağı, başka ülkelerde olduğu gibi Türkiye koşullarında da, bağımsızlık, toplumsal eşitlik, siyasal özgürlük ve özel mülkiyetin ilgası ön koşullarına bağlıdır.
Bugünkü kapitalist sistem içinde halkın siyasal iradesi vesayet altına alınmıştır. Serbestçe ve özgür koşullar altında gerçekleşmez, dışa vurmaz. NATO, Gümrük Birliği, AB üyeliği, IMF, ikili ve çok yanlı askeri anlaşmalar, yabancı orduların yetkisine bırakılmış uluslararası boru hatları, seçim yasaları, polis devleti, büyük sermaye medyasının etkinliği, yarı-feodal ilişki kalıntıları, despotizm kültürü gibi siyasi ve toplumsal vesayet koşulları altında genel oya dayalı seçimler emekçi halk iradesini (ya da tarihsel olarak zaten aşılmış olan milli iradeyi) yansıtamaz.
Darbeye karşı milli iradeyi ve seçmen tercihini savunuyor gözüken “demokratlar”, ister sağcı, ister “solcu” kimlik ile konuşsunlar, ister “sivil” ister “askeri” kimlik taşısınlar, ister egemen ulusun isterse ezilen ulusun sözcüleri olsunlar, demokrat akımın tarihsel köklerinden kopmuş emperyalist demokratlardır. Avrupa Birliği’nin liberal, yeşil ve sosyal demokrat kimlikli ve bazıları komünist dönmesi olup Avrupa Sol Partisi’nde yer tutan politikacıları, Troçkist akımın büyük çoğunluğu, Soros’un takipçisi “renkli devrim” yapıcıları, Sovyet iktidarının yıkıcısı Gorbaçov ve Yeltsin’ler, Gürcü ülkesini savaşa sürükleyen Saakaşvili’ler, sosyalist Çekoslovakya’yı parçalayan ve Avrupa Birliği’ne yem eden Aleksandr Dubçek’ler, Vaclav Havel’ler, Tibet’in Dalai Lama’sı, Doğu Türkistan’ın Rabia Kader’leri, Türkiye’nin vatan satıcısı Tayyip Erdoğan ve AKP tayfası, Fethullah hocası, ÖDP’nin müstafi genel başkanı Ufuk Uras ve takipçileri, Nabi Yağcı’lar, Hüseyin Ergün’ler, Hilmi Özkök türünden ordu paşaları, MHP kökenli Mümtazer Türköne’ler, Alperenler, 12 Eylül çizgisinin takipçileri Nazlı Ilıcak’lar, Hasan Celal Güzel’ler aynı emperyalist demokratlar bohçasının içinde tasnif edilebilir. Topunun ortak özelliği, farklı tonlarda olmakla beraber biraz faşist, biraz dinci-gerici, biraz solcu ama her zaman pro-emperyalist ve liberal olmalarıdır. Hepsi emperyalist-demokratlardır.
Emperyalist-demokratların tek yumurta ikizi ve kan kardeşi ise yirminci yüzyılı kana bulayan klasik darbeci-faşist akımın mensuplarıdır. Yazıyla tura gibi aynı madalyonun iki yüzüdür. Bu iki akımın arasında sık sık karşılıklı geçişler ve ideolojik politik değiş-tokuşlar yaşanır. Birbirlerinden beslendikleri, birbirlerini varettikleri, birbirlerinin yöntemlerini kullandıkları görmezden gelinemez. Lunapark aynaları gibi şaşırtıcı yanılsamalar yaratabilir, sol gösterip sağ vurabilirler. Seçimle iktidara yürüyen Hitler ve Mussolini’nin darbe araçları kadar “demokratik” araçlara da başvurdukları bilinir. Tıpkı Kenan Evren’imiz gibi! Darbeci-faşist akımın mensupları da her zaman pro-emperyalist ve liberal olmalarıyla ayırt edilir. Milli iradeyi temsil güçlerinden sual olunmaz.
Emperyalist-demokratlar ile emperyalist-otokratlar arasında cereyan eden “milli irade mi darbe mi?” tartışması masum bir siyasi yöntem tartışması değildir, halk güçlerinin bağımsız tarihsel girişkenliğini hedef alan, milli irade kavramıyla meşrulaştırılmak istenen, pro-emperyalist ve gerici bir “darbe” harekatının manivelasıdır. Harekatı yürütenler ve alet olanlar emperyalistler ve işbirlikçileridir. Yeri geldiğinde seçmenin özgür iradesini yansıtmadığı bilinen seçim oyununa başvuracaklar, yeri geldiğinde geleneksel darbeciliğin bütün yöntemlerini kullanacaklardır.
Şu halde, emekçi halk iradesinin (veya burjuva kavramlarla konuşmakla yetinsek bile milli iradenin) özgürce ve gerçeğe yakın tecellisi için ön koşul nedir? Tartışmaya buradan başlamamız ve devam etmemiz gerekiyor.
Bağımsızlığı-demokrasiyi-sosyalizmi teminat altına alacak bir demokratik halk iktidarının kurulması gerçekleşmeden halkın özgür iradesi belirlenemez. Örgütlenen ve mücadele için seferber olan işçi sınıfının ve emekçilerin kitleler halinde harekete geçmesi, iradesini açığa çıkarması, göstermelik seçim oyunlarından bin defa daha demokratik bir yoldur. Bu yolu izleyeceğiz. Bu yolu izleyerek demokratik halk iktidarını kuracak devrim yolunun arayışından bağımsız bir “seçmen iradesi mi darbe mi” tartışması boş gevezeliktir. Devrim zafere yürüyüşü sürecinde, kendi meşruiyet zeminini yaratacaktır. Emperyalizmin ve özel mülkiyetin vesayetini ortadan kaldıracak devrimci bir darbeyi indirene ve siyasal özgürlüğün koşullarını yaratana dek, emekçi halkın iradesini ortaya çıkartmanın tek yolu, emekçi halkın birleşmesi, mücadelesi, bağımsız örgütlenmesi ve kitlesel seferberliğidir.
5 Temmuz 2009 Pazar
BİLİM- TOPLUM- FELSEFE- SANAT YAZILARI 2
GİDENİN ARKASINDAN NASIL KONUŞMALI?
Son örneğine, Türkan Saylan’ın hastalığının son dönemi ve ölümü sürecinde ve arkasından düzenlenen anma-cenaze törenlerinde, ölümü sonrası hakkında yapılan değerlendirmelerde ve açıklamalarda tanık olundu.
Bireysel ve toplumsal hayatlarımız, kaçınılmaz kavşaklardan geçerek yol alıyor. Kararlarımızın ve iradelerimizin sınandığı bu düğüm noktaları geri dönüşü olanaksız evrelerdir. Toplumsal ilerleme sürecinde 1789 Fransız Devrimi, 1871 Paris Komünü, 1917Rus Devrimi ya da Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin ilanı gibi deneyimler, kollektif kimlikleri temsil etmiş bireysel yaşantılarımızda ölüm veya hastalık gibi deneyimler bu fasıldandır. Geri dönüşü ve birebir tekrarı olanaksız bu dönemeçlerde bir hesap günü yaklaşımıyla ele almaksızın, tarihin, toplumsal ilerlemenin ve bireysel hayatların tanınması, anlaşılması, bilinmesi olanak dışıdır.
Bu deneyim genellikle “gidenin arkasından konuşmak” biçiminde gerçekleşebilir. Herşey olup bitmiş, diyelim bir toplumsal devrim süreci, karşı devrim ve restorasyon dahil bütün olası ve yan sonuçlarıyla tamamlanmış, yaşananların çağın gidişatı üzerindeki etkileri belirgin ve geri dönüşü olanaksız bir biçimde kayda geçmiştir, ya da bireysel bir ömür tamamlanmış ve bahse konu kişi ölmüştür. Toplumsal ilerlemenin seyri üzerine kafa yormak ve etkili olabilmek için, ölen kişinin hayatından geleceğe yönelik bir ışık elde edebilmek için, gidenin, geride bırakılanın anlaşılması, tartışılması kendini dayatacaktır. Mitolojik ve dinsel söylencelerdeki “ahiret” ve “öbür dünya” benzeri kavramlar burada anlatılmaya çalışılan türden bir hesaplaşma sonrasında varılacak ülkedir.(1) Geçmişin geleceğe ışık tutmadan önceki son parıltısıdır. Gidenin ardından söylenenler ve yazılanlar, bu parıltıyı tarif edecektir.
Toplumsal ve bireysel tarihlerimiz, bu türden hesaplaşmalarla yol alabilir. İçinde yaşanılan an ile geçmişten geleceğe uzanan süreç arasındaki karşıtlık, bu türden hesaplaşmalar üzerinden kavranabilir.
TOPLUMSAL HESAPLAŞMALAR
Tarihi sınıf mücadeleleri tarihi biçiminde anlamaya başladığımızdan bu yana, bu mücadelelerin büründüğü hesaplaşma biçimlerinin analizi bilimsel bir ilgi konusu olageldi. Kitleleri ve bireyleri kapsayan toplumsal hesaplaşmalar, devrimler ve sonuçları, tarih yazıcılığı açısından kendisi de bir hesaplaşma konusu olarak süregiden mücadelelerin bir parçası olmaya devam ediyor. Son yüzyılların en büyük iki devrimini, 1789 Fransız ve 1917 Rus Devrimini lanetlemek ve aşağılamak, üzerinden yüz-iki yüz yıl geçtikten sonra bugün Fransız ve Rus yönetici sınıflarının derdi ve konusu olmaya devam ediyorsa, bu durum, geç-burjuvazinin insanlığın ilerici atılımlarının yükünü sırtından atma ihtiyacı ile ilişkili olmalıdır. Tarih gelgitlerle yolalıyor. İnsanlığın ileriye doğru giriştiği büyük atılımların umut dolu cüretkarlığı ve bu cüretkarlığın yarattığı korkuya kapılarak yaşanan geri çekilmeler bu gelgitleri açıklıyor. Umut (daha iyi bir gelecek beklentisiyle, din kitaplarındaki cennet vaadiyle) ilerlemenin yelkenlerini şişiriyor; korku (daha iyi bir gelecek beklentisinin devasa boyutlarından ve yaratacağı yıkımdan, altüst oluşlardan, din kitaplarındaki cehennem korkusundan) ürkme ve geri çekilmeye yol açıyor.
20. yüzyılın 20’li yıllarında yüzlerce yıllık saltanat ve hilafet boyunduruğunu yıkarak kaderini eline alma girişiminde bulunan, Cumhuriyet ilanına kalkışan genç Türk burjuvazisinin, kendi cüretinden duyduğu korkuyla, sermaye birikimi ve büyüme sürecinde yeniden ülkeyi emperyalizmin kucağına oturtması ve yüzüncü yılına gelmeden cumhuriyeti tasfiye etmeye girişmesi, tarihsel gelgit dalgalarının coğrafyamızdaki son örneği olarak gündemimizi işgal ediyor. Müdahale edilmediği takdirde, hesaplaşmanın kaçınılmaz bir gericilik ve kendini inkar dalgası biçiminde yol alacağını gösteren Osmanlı’nın restorasyonu çabaları, emperyalizmin bölgesel bir hedefi olarak dikkatlerden kaçmıyor.
Toplumsal ilerlemenin bir tekerrür süreci olmadığını biliyoruz. Geçmişte yaşanmış toplumsal hesaplaşma örneklerinin birebir tekrarı beklenemez. Bugünün dünyasında 1789’un, 1917’nin, 1923’ün kopyalanmasından sözedilemez. Ancak yeni bir ilerici devrimci atılım peşinde düşünen ve davranan güçlerin, 1789 Fransız Devrimini, 1917 Rus devrimini, 1923 Cumhuriyet’ini hesaplaşma konusu yapmaları görevinden de kaçınılamaz. Geçmiş toplumsal hesaplaşmalarla hesaplaşmayan bir tarihsel hareket, geleceği kurmak bir yana, zihninde tasarlamaya bile başlayamaz. Kısacası hesaplaşmalarla hesaplaşmak, yeni bir toplumsal atılım için hazırlanan ilerici devrimci güçlerin bugün ve yakın gelecekte ihtiyaç duyacağı ideolojik ve siyasal berraklaşmanın en önemli koşulu olarak beliriyor. Toplumsal hesaplaşmanın kabarık gündemi, Türkiye Komünist ve İşçi Hareketinin siyasal tarihi, 16 Haziran, 12 Eylül, 1 Mayıs gibi çok sayıda başlıkları da kapsayarak el atılmayı bekliyor. Bugünün sorunlarına devrimci ve somut yanıtlar üretebilmemiz, bu görevlerin üstesinden hakkıyla gelebilmemize bağlı gözüküyor.
BİREYSEL HESAPLAŞMALAR
Toplumsal hesaplaşmalardan ayrı düşünülemeyecek ama bireysel düzlemde ele alınması gereken başlıklar da var. Devrimci kuşakların temsilcisi ve tarihimizin parçası bireysel kimliklerin de hesaplaşma konusu olmaları gerekli. Hareketimizin çeşitli kademelerinde ve eğilimlerinde yer almış kimlikler üzerinde bilimsel ve siyasal bir analizden hareketle tutarlı ve geleceğe ışık tutan değerlendirmelerin eksikliği ortadadır. Hareketimizin dışında olan tarihsel kişilikler hakkında da berrak analizlerimiz eksikliğini hissettiriyor. Bir çoğu tartışmalı dünya-tarihsel kişilikler de dokunulmayı bekliyor.
Aslında kollektif kimlikleri temsil etmiş bu kişilerin büyük çoğunluğu (bedence veya düşünce olarak) aramızdan ayrılalı yıllar oluyor. Ölüm sonrası veya safları terk etme sonrası yapılan değerlendirmeler, bu tarihsel kişiliklerin hayatlarının bilimsel bir yaklaşımla ele alınmasını değil, tek yanlı abartmaları, eksiklikleri, düpedüz yanlış, tek boyutlu ve çarpıtılmış yaklaşımları, dengeci ve eklektik yorumları, ikiyüzlü nezaket dolu beyanları, zaman zaman küfre ve inkarcılığa varan haddini bilmezlikleri, çoğu zaman duygusal tepki ve övgüleri, son olarak da en kötüsünü yani suskunluğu, görmezden gelmeyi, unutturmayı içeriyor.(2)
Geleceğimizi ancak geçmişimizi kapsayarak, eleştirerek ve devrimci bir biçimde aşarak kurabileceğimiz savsözü herkesin ağzındadır. Ama bu iyi bilinen doğruyu hayata geçirmek için pek az çaba gösteriliyor. İlk çıktığı yıllarda (1970’lerin başlarında) ideolojik ve politik inşasını sosyalist hareketin geçmişinin bilimsel ve sağlıklı bir eleştirisi zemininde başlatan KİTLE dergisinin bu geleneği doğrultusunda, yeni kuşakları aydınlatma ve eğitme görevi bugün de omuzlarımızdadır. Bu yazı bu görevin yerine getirilmesine yönelik bir giriş olarak kabul edilmelidir. Arkasını getirmek boynumuzun borcu oluyor.
Gidenin arkasından söyleyecek anlamlı, bilimsel ve devrimci bir sözü olmayanların(3), geleceğe, genç sosyalistlere devredecek bir mirası da olmaz. Bu koşullarda teorik ve pratik bir mirasın sahibi olduğunu göstermek yükümlülüğü önem kazanıyor. Hem işçi hareketine, hem de teorik ve pratik mirasımızı inkar ederek gençliği ve geleceği temsil edebileceğini zannedenlere…
________________________
1 Kur’an yorumcularının ahiret sözcüğünün Kur’an metninde farklı anlamlarda yazılışından sözettikleri bilinmektedir- kıyamet, cennet, cehennem, kabir, İsa’ya inananlar, ikinci kez… Bu anlam çokluğu, hesaplaşma gününün toplumsal hayattaki gerçek içeriği hakkında bir fikir verebilir: Toplumsal hesaplaşma günü bir altüst oluşa, yıkım ve acılarla iç içe geçmiş daha iyi bir hayat özlemine, umut (cennet) ve korku (cehennem) ikileminde girişilen bir hesaplaşma sonrası yeni bir başlangıç inancına işaret ediyor olmalıdır. Nitekim ahiret, Arapça’da sözlük anlamıyla sonuncu demektir, ancak eski Mısır dili Kıpti’cede ilk anlamına gelmektedir. (Turan Dursun, Kuran Ansiklopedisi, Kaynak yayınları, Cilt:1, sayfa: 221-241)
2 Tarihsel ve toplumsal rolleriyle öne çıkmış kişiliklerin ölümleri sonrasında yapılan değerlendirme ve analizlerin bilimsel bakış açısından uzaklığı ölçüsünde, anılan kişiliğin tarihsel mirasına düpedüz sadakatsizlik gösterdikleri söylenebilir. İkiyüzlü liberalleri veya taşkafa gericileri bir yana koyarsak, sosyalizmin değişik akımlarına mensup veya yakın yorumcuların da ele aldıkları kişiliğin hakkını vermekten uzak kaldıkları, böylece tarih yazıcılığında ışığı yutan kara delikler dışında bir şey görmediği söylenebilir. Tarihsel ve toplumsal kişilikleri incelerken ve haklarında bir yargıya varmaya çalışırken, hayatlarının bir dönemi değil bütünü, toplumsal ilişkileri ve tarihsel süreç bağlamında somut bir değerlendirmeyle ele alınmalı. Gençliğinde sosyalist olan Mussolini’nin daha sonra faşist bir diktatör olarak boy göstermesi, TKP eski genel sekreteri Nabi Yağcı’nın sermayenin liberal koltuk değnekliğine gönül indirmesi, bütün iktidar yıllarında ülkesindeki Kürtlere ve komünistlere kan kusturan bir rejimin önderliğini yapan Saddam Hüseyin’in ülkesini işgal eden ABD güçlerine ve kuklalarına karşı yakın tarihin en başı dik direniş örneklerinden birini göstererek ölüme yürümesi, ömrü boyunca tutarlı bir sosyalist önderlik sergilediği söylenemeyecek Çavuşesku’nun karşı devrimci darbeyle yürekli bir hesaplaşmayı göze alarak ölüme trajik yürüyüşü şu gerçeği gösteriyor: Tarihsel kişiliklerin karmaşık hayatı geriye çelişkili gözüken ve değişken bir mesaj yığını bırakıyor ancak ölen yıldızlar gibi sönmeden ve kara deliğe dönüşmeden önceki son parlamaları (astronomi bilimindeki adıyla supernova patlamaları) siyasal evrendeki sonsuz karanlığı deliyor. Süpernova, enerjisi biten Büyük Yıldızların şiddetle patlaması durumuna verilen isim olarak biliniyor. Bir süpernovanın parlaklığı Güneş'in parlaklığının yüz milyon katına varabiliyor. Başlangıçta yapısı, iyonize madde olan plazma şeklindeki bir süpernovanın parlaklığını yitirmesi haftalar ya da aylar sürebiliyor. Bu süre zarfında yaydığı enerji, güneşin 10 milyar yılda yayacağı enerjiden daha fazla oluyor. Bu patlamaların, maddenin evrende bir noktadan başka noktalara taşınması işine yaradığı kabul ediliyor. Patlama sonucunda dağılan yıldız artıklarının, evrenin başka köşelerinde birikerek yeniden yıldızlar ya da yıldız sistemleri oluşturduğu varsayılıyor. Bu varsayıma göre, Güneş, Güneş Sistemi içindeki gezegenler ve bu arada elbette bizim Dünyamız da, çok eski zamanlarda gerçekleşmiş bir süpernova patlamasının sonucunda ortaya çıkmıştır. İsteyen gözünü kara deliklere dikebilir, bizim dikkatimiz mütemadiyen yeniden oluşan yıldızlara ve ışık kaynaklarına dikilecektir. Son günlerde yitirdiğimiz Türkan Saylan’ın da ölümü arefesinde takındığı tavırla aynı mertebede yer alacağı söylenebilir. Tarihsel kişiliklerin çelişkili karmaşası, içinde yaşadığımız kapitalizmden komünizme geçiş çağının nesnel çelişkilerinin bir yansıması olarak düşünülmelidir. (Bu yaklaşıma bir örnek olarak bakınız: V.İ.Lenin, Devrimin Aynası Tolstoy, YGS yayınları, Ada dizisi No.5)
3 TKP-Gelenek yayınlarında bir süredir hız verilen gelenek inkarcılığı, ideolojik, örgütsel ve politik mirasın reddi, TKP’nin peşpeşe girdiği son iki seçimde umduğu anlamlı oy desteğini elde edememesi, TKP merkezini işçi sınıfı sosyalizmini temsil etme iddia ve ısrarından uzaklaştırıyor. TKP-Gelenek küçük-burjuva sosyalizmini temsil etmeye doğru dümen kırıyor. 2004 konferans-kongre dönemecinde ulusların self-determinasyon hakkını reddederek ve parti programının girişini soyut ve genel bir kapitalizm eleştirisi ile sınırlayarak (dolayısıyla eklektik bir program ilan ederek) ilk belirtilerini gösteren yeni eğilim, son yerel seçim politikasında dışa vurulan şekilsiz sol-ittifak tercihinin krizi etrafındaki yalpalamayla birlikte derinleşti. MK ve siyasi bürodan, çeşitli örgüt kademelerinden deneyimli komünist kadroların ve kürt komünistlerinin uzaklaş(tırıl)ması bu ideolojik ve politik ricat çizgisinin ilan edilmemiş bir tasfiyecilik doğrultusunda derinleştiğini gösteriyor. İşçi sınıfı sosyalizminin bilimsel ilkelerini sorgulama, sarsma, terk etme belirtileri artarak devam ediyor. Toplumsal ölçek ve etki alanında yaşanan tıkanma gerekçesinden hareketle, TKP-Gelenek çizgisi küçük-burjuva sosyalizminin legal reformist odaklarına sığınmaya, legal-reformist solun politik temsilciliğini üstlenmeye yöneliyor. Narodnik ve küçük-burjuva solun örgütsüz yamalı bohçasından bir “Çatı Partisi” devşirmeye çalışanlarla aynı zeminde rekabete giriyor. Çatı Partisi aşuresinin aksini (aynadaki yansımasını) temsil etme çabası, ilkesizlik ve bilimsel sosyalizmden uzaklaşma, işçi sınıfı hareketiyle mesafeyi açma doğrultusunda derinleşiyor. Reformist bir blok reel-politikası tasarlanıyor.
Son örneğine, Türkan Saylan’ın hastalığının son dönemi ve ölümü sürecinde ve arkasından düzenlenen anma-cenaze törenlerinde, ölümü sonrası hakkında yapılan değerlendirmelerde ve açıklamalarda tanık olundu.
Bireysel ve toplumsal hayatlarımız, kaçınılmaz kavşaklardan geçerek yol alıyor. Kararlarımızın ve iradelerimizin sınandığı bu düğüm noktaları geri dönüşü olanaksız evrelerdir. Toplumsal ilerleme sürecinde 1789 Fransız Devrimi, 1871 Paris Komünü, 1917Rus Devrimi ya da Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin ilanı gibi deneyimler, kollektif kimlikleri temsil etmiş bireysel yaşantılarımızda ölüm veya hastalık gibi deneyimler bu fasıldandır. Geri dönüşü ve birebir tekrarı olanaksız bu dönemeçlerde bir hesap günü yaklaşımıyla ele almaksızın, tarihin, toplumsal ilerlemenin ve bireysel hayatların tanınması, anlaşılması, bilinmesi olanak dışıdır.
Bu deneyim genellikle “gidenin arkasından konuşmak” biçiminde gerçekleşebilir. Herşey olup bitmiş, diyelim bir toplumsal devrim süreci, karşı devrim ve restorasyon dahil bütün olası ve yan sonuçlarıyla tamamlanmış, yaşananların çağın gidişatı üzerindeki etkileri belirgin ve geri dönüşü olanaksız bir biçimde kayda geçmiştir, ya da bireysel bir ömür tamamlanmış ve bahse konu kişi ölmüştür. Toplumsal ilerlemenin seyri üzerine kafa yormak ve etkili olabilmek için, ölen kişinin hayatından geleceğe yönelik bir ışık elde edebilmek için, gidenin, geride bırakılanın anlaşılması, tartışılması kendini dayatacaktır. Mitolojik ve dinsel söylencelerdeki “ahiret” ve “öbür dünya” benzeri kavramlar burada anlatılmaya çalışılan türden bir hesaplaşma sonrasında varılacak ülkedir.(1) Geçmişin geleceğe ışık tutmadan önceki son parıltısıdır. Gidenin ardından söylenenler ve yazılanlar, bu parıltıyı tarif edecektir.
Toplumsal ve bireysel tarihlerimiz, bu türden hesaplaşmalarla yol alabilir. İçinde yaşanılan an ile geçmişten geleceğe uzanan süreç arasındaki karşıtlık, bu türden hesaplaşmalar üzerinden kavranabilir.
TOPLUMSAL HESAPLAŞMALAR
Tarihi sınıf mücadeleleri tarihi biçiminde anlamaya başladığımızdan bu yana, bu mücadelelerin büründüğü hesaplaşma biçimlerinin analizi bilimsel bir ilgi konusu olageldi. Kitleleri ve bireyleri kapsayan toplumsal hesaplaşmalar, devrimler ve sonuçları, tarih yazıcılığı açısından kendisi de bir hesaplaşma konusu olarak süregiden mücadelelerin bir parçası olmaya devam ediyor. Son yüzyılların en büyük iki devrimini, 1789 Fransız ve 1917 Rus Devrimini lanetlemek ve aşağılamak, üzerinden yüz-iki yüz yıl geçtikten sonra bugün Fransız ve Rus yönetici sınıflarının derdi ve konusu olmaya devam ediyorsa, bu durum, geç-burjuvazinin insanlığın ilerici atılımlarının yükünü sırtından atma ihtiyacı ile ilişkili olmalıdır. Tarih gelgitlerle yolalıyor. İnsanlığın ileriye doğru giriştiği büyük atılımların umut dolu cüretkarlığı ve bu cüretkarlığın yarattığı korkuya kapılarak yaşanan geri çekilmeler bu gelgitleri açıklıyor. Umut (daha iyi bir gelecek beklentisiyle, din kitaplarındaki cennet vaadiyle) ilerlemenin yelkenlerini şişiriyor; korku (daha iyi bir gelecek beklentisinin devasa boyutlarından ve yaratacağı yıkımdan, altüst oluşlardan, din kitaplarındaki cehennem korkusundan) ürkme ve geri çekilmeye yol açıyor.
20. yüzyılın 20’li yıllarında yüzlerce yıllık saltanat ve hilafet boyunduruğunu yıkarak kaderini eline alma girişiminde bulunan, Cumhuriyet ilanına kalkışan genç Türk burjuvazisinin, kendi cüretinden duyduğu korkuyla, sermaye birikimi ve büyüme sürecinde yeniden ülkeyi emperyalizmin kucağına oturtması ve yüzüncü yılına gelmeden cumhuriyeti tasfiye etmeye girişmesi, tarihsel gelgit dalgalarının coğrafyamızdaki son örneği olarak gündemimizi işgal ediyor. Müdahale edilmediği takdirde, hesaplaşmanın kaçınılmaz bir gericilik ve kendini inkar dalgası biçiminde yol alacağını gösteren Osmanlı’nın restorasyonu çabaları, emperyalizmin bölgesel bir hedefi olarak dikkatlerden kaçmıyor.
Toplumsal ilerlemenin bir tekerrür süreci olmadığını biliyoruz. Geçmişte yaşanmış toplumsal hesaplaşma örneklerinin birebir tekrarı beklenemez. Bugünün dünyasında 1789’un, 1917’nin, 1923’ün kopyalanmasından sözedilemez. Ancak yeni bir ilerici devrimci atılım peşinde düşünen ve davranan güçlerin, 1789 Fransız Devrimini, 1917 Rus devrimini, 1923 Cumhuriyet’ini hesaplaşma konusu yapmaları görevinden de kaçınılamaz. Geçmiş toplumsal hesaplaşmalarla hesaplaşmayan bir tarihsel hareket, geleceği kurmak bir yana, zihninde tasarlamaya bile başlayamaz. Kısacası hesaplaşmalarla hesaplaşmak, yeni bir toplumsal atılım için hazırlanan ilerici devrimci güçlerin bugün ve yakın gelecekte ihtiyaç duyacağı ideolojik ve siyasal berraklaşmanın en önemli koşulu olarak beliriyor. Toplumsal hesaplaşmanın kabarık gündemi, Türkiye Komünist ve İşçi Hareketinin siyasal tarihi, 16 Haziran, 12 Eylül, 1 Mayıs gibi çok sayıda başlıkları da kapsayarak el atılmayı bekliyor. Bugünün sorunlarına devrimci ve somut yanıtlar üretebilmemiz, bu görevlerin üstesinden hakkıyla gelebilmemize bağlı gözüküyor.
BİREYSEL HESAPLAŞMALAR
Toplumsal hesaplaşmalardan ayrı düşünülemeyecek ama bireysel düzlemde ele alınması gereken başlıklar da var. Devrimci kuşakların temsilcisi ve tarihimizin parçası bireysel kimliklerin de hesaplaşma konusu olmaları gerekli. Hareketimizin çeşitli kademelerinde ve eğilimlerinde yer almış kimlikler üzerinde bilimsel ve siyasal bir analizden hareketle tutarlı ve geleceğe ışık tutan değerlendirmelerin eksikliği ortadadır. Hareketimizin dışında olan tarihsel kişilikler hakkında da berrak analizlerimiz eksikliğini hissettiriyor. Bir çoğu tartışmalı dünya-tarihsel kişilikler de dokunulmayı bekliyor.
Aslında kollektif kimlikleri temsil etmiş bu kişilerin büyük çoğunluğu (bedence veya düşünce olarak) aramızdan ayrılalı yıllar oluyor. Ölüm sonrası veya safları terk etme sonrası yapılan değerlendirmeler, bu tarihsel kişiliklerin hayatlarının bilimsel bir yaklaşımla ele alınmasını değil, tek yanlı abartmaları, eksiklikleri, düpedüz yanlış, tek boyutlu ve çarpıtılmış yaklaşımları, dengeci ve eklektik yorumları, ikiyüzlü nezaket dolu beyanları, zaman zaman küfre ve inkarcılığa varan haddini bilmezlikleri, çoğu zaman duygusal tepki ve övgüleri, son olarak da en kötüsünü yani suskunluğu, görmezden gelmeyi, unutturmayı içeriyor.(2)
Geleceğimizi ancak geçmişimizi kapsayarak, eleştirerek ve devrimci bir biçimde aşarak kurabileceğimiz savsözü herkesin ağzındadır. Ama bu iyi bilinen doğruyu hayata geçirmek için pek az çaba gösteriliyor. İlk çıktığı yıllarda (1970’lerin başlarında) ideolojik ve politik inşasını sosyalist hareketin geçmişinin bilimsel ve sağlıklı bir eleştirisi zemininde başlatan KİTLE dergisinin bu geleneği doğrultusunda, yeni kuşakları aydınlatma ve eğitme görevi bugün de omuzlarımızdadır. Bu yazı bu görevin yerine getirilmesine yönelik bir giriş olarak kabul edilmelidir. Arkasını getirmek boynumuzun borcu oluyor.
Gidenin arkasından söyleyecek anlamlı, bilimsel ve devrimci bir sözü olmayanların(3), geleceğe, genç sosyalistlere devredecek bir mirası da olmaz. Bu koşullarda teorik ve pratik bir mirasın sahibi olduğunu göstermek yükümlülüğü önem kazanıyor. Hem işçi hareketine, hem de teorik ve pratik mirasımızı inkar ederek gençliği ve geleceği temsil edebileceğini zannedenlere…
________________________
1 Kur’an yorumcularının ahiret sözcüğünün Kur’an metninde farklı anlamlarda yazılışından sözettikleri bilinmektedir- kıyamet, cennet, cehennem, kabir, İsa’ya inananlar, ikinci kez… Bu anlam çokluğu, hesaplaşma gününün toplumsal hayattaki gerçek içeriği hakkında bir fikir verebilir: Toplumsal hesaplaşma günü bir altüst oluşa, yıkım ve acılarla iç içe geçmiş daha iyi bir hayat özlemine, umut (cennet) ve korku (cehennem) ikileminde girişilen bir hesaplaşma sonrası yeni bir başlangıç inancına işaret ediyor olmalıdır. Nitekim ahiret, Arapça’da sözlük anlamıyla sonuncu demektir, ancak eski Mısır dili Kıpti’cede ilk anlamına gelmektedir. (Turan Dursun, Kuran Ansiklopedisi, Kaynak yayınları, Cilt:1, sayfa: 221-241)
2 Tarihsel ve toplumsal rolleriyle öne çıkmış kişiliklerin ölümleri sonrasında yapılan değerlendirme ve analizlerin bilimsel bakış açısından uzaklığı ölçüsünde, anılan kişiliğin tarihsel mirasına düpedüz sadakatsizlik gösterdikleri söylenebilir. İkiyüzlü liberalleri veya taşkafa gericileri bir yana koyarsak, sosyalizmin değişik akımlarına mensup veya yakın yorumcuların da ele aldıkları kişiliğin hakkını vermekten uzak kaldıkları, böylece tarih yazıcılığında ışığı yutan kara delikler dışında bir şey görmediği söylenebilir. Tarihsel ve toplumsal kişilikleri incelerken ve haklarında bir yargıya varmaya çalışırken, hayatlarının bir dönemi değil bütünü, toplumsal ilişkileri ve tarihsel süreç bağlamında somut bir değerlendirmeyle ele alınmalı. Gençliğinde sosyalist olan Mussolini’nin daha sonra faşist bir diktatör olarak boy göstermesi, TKP eski genel sekreteri Nabi Yağcı’nın sermayenin liberal koltuk değnekliğine gönül indirmesi, bütün iktidar yıllarında ülkesindeki Kürtlere ve komünistlere kan kusturan bir rejimin önderliğini yapan Saddam Hüseyin’in ülkesini işgal eden ABD güçlerine ve kuklalarına karşı yakın tarihin en başı dik direniş örneklerinden birini göstererek ölüme yürümesi, ömrü boyunca tutarlı bir sosyalist önderlik sergilediği söylenemeyecek Çavuşesku’nun karşı devrimci darbeyle yürekli bir hesaplaşmayı göze alarak ölüme trajik yürüyüşü şu gerçeği gösteriyor: Tarihsel kişiliklerin karmaşık hayatı geriye çelişkili gözüken ve değişken bir mesaj yığını bırakıyor ancak ölen yıldızlar gibi sönmeden ve kara deliğe dönüşmeden önceki son parlamaları (astronomi bilimindeki adıyla supernova patlamaları) siyasal evrendeki sonsuz karanlığı deliyor. Süpernova, enerjisi biten Büyük Yıldızların şiddetle patlaması durumuna verilen isim olarak biliniyor. Bir süpernovanın parlaklığı Güneş'in parlaklığının yüz milyon katına varabiliyor. Başlangıçta yapısı, iyonize madde olan plazma şeklindeki bir süpernovanın parlaklığını yitirmesi haftalar ya da aylar sürebiliyor. Bu süre zarfında yaydığı enerji, güneşin 10 milyar yılda yayacağı enerjiden daha fazla oluyor. Bu patlamaların, maddenin evrende bir noktadan başka noktalara taşınması işine yaradığı kabul ediliyor. Patlama sonucunda dağılan yıldız artıklarının, evrenin başka köşelerinde birikerek yeniden yıldızlar ya da yıldız sistemleri oluşturduğu varsayılıyor. Bu varsayıma göre, Güneş, Güneş Sistemi içindeki gezegenler ve bu arada elbette bizim Dünyamız da, çok eski zamanlarda gerçekleşmiş bir süpernova patlamasının sonucunda ortaya çıkmıştır. İsteyen gözünü kara deliklere dikebilir, bizim dikkatimiz mütemadiyen yeniden oluşan yıldızlara ve ışık kaynaklarına dikilecektir. Son günlerde yitirdiğimiz Türkan Saylan’ın da ölümü arefesinde takındığı tavırla aynı mertebede yer alacağı söylenebilir. Tarihsel kişiliklerin çelişkili karmaşası, içinde yaşadığımız kapitalizmden komünizme geçiş çağının nesnel çelişkilerinin bir yansıması olarak düşünülmelidir. (Bu yaklaşıma bir örnek olarak bakınız: V.İ.Lenin, Devrimin Aynası Tolstoy, YGS yayınları, Ada dizisi No.5)
3 TKP-Gelenek yayınlarında bir süredir hız verilen gelenek inkarcılığı, ideolojik, örgütsel ve politik mirasın reddi, TKP’nin peşpeşe girdiği son iki seçimde umduğu anlamlı oy desteğini elde edememesi, TKP merkezini işçi sınıfı sosyalizmini temsil etme iddia ve ısrarından uzaklaştırıyor. TKP-Gelenek küçük-burjuva sosyalizmini temsil etmeye doğru dümen kırıyor. 2004 konferans-kongre dönemecinde ulusların self-determinasyon hakkını reddederek ve parti programının girişini soyut ve genel bir kapitalizm eleştirisi ile sınırlayarak (dolayısıyla eklektik bir program ilan ederek) ilk belirtilerini gösteren yeni eğilim, son yerel seçim politikasında dışa vurulan şekilsiz sol-ittifak tercihinin krizi etrafındaki yalpalamayla birlikte derinleşti. MK ve siyasi bürodan, çeşitli örgüt kademelerinden deneyimli komünist kadroların ve kürt komünistlerinin uzaklaş(tırıl)ması bu ideolojik ve politik ricat çizgisinin ilan edilmemiş bir tasfiyecilik doğrultusunda derinleştiğini gösteriyor. İşçi sınıfı sosyalizminin bilimsel ilkelerini sorgulama, sarsma, terk etme belirtileri artarak devam ediyor. Toplumsal ölçek ve etki alanında yaşanan tıkanma gerekçesinden hareketle, TKP-Gelenek çizgisi küçük-burjuva sosyalizminin legal reformist odaklarına sığınmaya, legal-reformist solun politik temsilciliğini üstlenmeye yöneliyor. Narodnik ve küçük-burjuva solun örgütsüz yamalı bohçasından bir “Çatı Partisi” devşirmeye çalışanlarla aynı zeminde rekabete giriyor. Çatı Partisi aşuresinin aksini (aynadaki yansımasını) temsil etme çabası, ilkesizlik ve bilimsel sosyalizmden uzaklaşma, işçi sınıfı hareketiyle mesafeyi açma doğrultusunda derinleşiyor. Reformist bir blok reel-politikası tasarlanıyor.
5 Nisan 2009 Pazar
SİYASAL GÜNDEME DAİR ANALİZLER 5
TÜRKİYE’Yİ KİM YÖNETİYOR?
2008 yazında parlamentoda yaptığı bir basın toplantısında, Tunceli bağımsız milletvekili Kamer Genç “Meclis çalışmalarında iç tüzüğün uygulanmadığını ve rafa kaldırıldığını” ileri sürerek, “AKP hükümetinin uygulamalarıyla parlamentonun tasfiye edildiğine” dikkat çekmişti. Milletvekili Genç, komisyonlardan 2 madde halinde çıkan kanun tasarı ve tekliflerinin Genel Kurul’da 20-30 maddeye çıkarıldığını söyleyerek ''Getirilen kanunlar, ülkemize kurulan tezgahlar ve tuzaklar ortaya çıkmasın diye temel kanun olarak görüşülüyor. Maddeleri Mecliste tartışılmayan kanunun millete ne faydası olabilir?'' demişti. “Meclisteki bakanların bile kanunlardan haberdar olmadığını” anlatan milletvekili Genç’in bu eleştirileri kamuoyunda yankılanmadı.
Milletvekili Kamer Genç’in bu eleştirileri, ülkede siyasal karar odaklarının AKP hükümeti tarafından ülke dışına ve ülke içinde meclis denetiminin dışındaki dar bürokrasi ve sermaye mahfillerine kaydırıldığına dikkati çekiyordu. Ordu ile ilgili kararların NATO bürokrasisine ve MGK’ye kaydırıldığı 1950 ve 1960’lardan, siyaset ve sivil yönetim ile ilgili kararların YÖK, RTÜK, Hazine, IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşlara kaydırıldığı 1980 ve 1990’lardan sonra, geriye kalan ekonomik ve siyasal karar mekanizmalarının da 2000’li yıllarda Brüksel’deki Avrupa komisyonu, AİHM, BDDK, EPDK, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu vs. bürokrasi zümrelerine kaydırıldığı görülüyor.
Türkiye’nin ekonomik, askeri ve siyasal açıdan dışa bağımlılığı, sol eleştirinin 50 yıldır gündemde tuttuğu bir başlık. Sanayi, ticaret, hizmet, madencilik, enerji, tarım ve hayvancılık sektörlerinde önde gelen aktörlerin (büyük holdingler, bankalar, sigorta şirketleri, ihracat ve ithalat tekellerinin) yabancı sermaye çıkarlarının kibarca “ortağı”, dobra dobra ifade edilirse “işbirlikçisi” olarak davrandığı, bu işbirliğinin sonucu olarak ülke ekonomisini ve geçim kaynaklarını yabancı çıkarlara mahkum ettiği biliniyor.
Bu bağımlılığın ülke halkına meyvesi, tarlada hasadını alınterini karşılamayacak fiyattan dış ticaret tekellerine kaptırmak zorunda bırakılan çiftçinin yoksullaşmasıdır, kırsal alanda geçimini sağlayamayan yoksul köylü nüfusun büyük şehirlere göçetmesidir, sanayide ve diğer sektörlerde günün yarısında pestili çıkana kadar çalıştırılan işçilerin boğaz tokluğu ile işsizlik sınırında gidip gelmesidir, yaygınlaşan suç- şiddet- sadaka- hurafeye bağımlılık iklimidir.
Bağımlılığın semeresini toplayan büyük holdingler, bankalar, sigorta şirketleri, ihracat ve ithalat tekelleri ise “büyüme” yaygarasıyla zil takıp oynuyor. Bunların banka hesapları şişkinleşiyor, sermayeleri büyüyor, lüks tüketim tutkuları, arsız ve azgın yaşam tarzı şehvetleri sınır tanımıyor.
Ülkemizin geçim kaynaklarının yabancı sermaye çıkarlarına ve onların yerli ortaklarına bağımlı kılınması elbette kendiliğinden olmuyor. Bunun böyle devam etmesini sağlayan bir yönetim cihazı, bir siyaset mekanizması var. Bağımlılığın muhafızlığını bu mekanizma üstleniyor.
Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet mekanizmaları, yabancı büyük güçlerin topraklarımızı işgal ve paylaşma emellerine karşı verilmiş bir savaşla kuruldu. 80 yılı aşkın bir süre sonra, bugün, bağımsız cumhuriyetin yönetimindeki büyük güç ve servet sahiplerinin eski işgalci güçlerle, geçen yüzyıl sonunda düvel-i muazzama denilen, günümüzde G-8 diye anılan İngiltere, Almanya, Fransa, ABD gibi emperyalist devletlerle yeniden çıkar ortaklığına yöneldiğine, ülkeyi işgal öncesi günlere benzer bir ortama sürüklediğine tanık oluyoruz.
İşbirlikçi büyük servet ve güç sahiplerinin, bağımsız olarak kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’ni bir tür yarı-sömürgeleşmeye yöneltme çabalarında, yakın tarihin dört önemli dönüm noktası, 1953’te NATO’ya üyelik, 12 Mart ve 12 Eylül faşist askeri darbeleri ve AKP hükümetinin esas aktörlüğü ile yürütülen “ak darbe” rejimi değiştirme girişimidir.
NATO üyeliği yoluyla ABD tarafından denetim altına alınan Ordu, 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle tamamen zaptedildi. Yükselen demokrasi mücadelesini ve toplumsal hareketlenmeyi durdurmak için yapılmış 12 Mart darbesini nasıl 12 Eylül tamamlamışsa, 12 Eylül’ün açtığı yoldan ilerleyen bugünkü “ak darbe” de 12 Eylül darbesinin ekonomik ve toplumsal programını tamamlamaya soyunuyor.
Ak darbe, ülkenin kuruluş iradesinde temsil edilen siyasi karar yetkisini, ulusun egemenliği ilkesinden uzaklaştırma nihai adımı peşindedir. Avrupa Birliği, Orta Doğu Birliği, bir tür federal “Büyük Birlik” (Neo-Osmanlı) gibi çeşitlenen siyasal seçenekler yelpazesiyle sunulan yeni rejim tasarısı, 1908-1923 devrim sürecinin gerisine, eski rejime dönüş hülyasını temsil ediyor. Eski rejim, ülkenin yönetimini ülke halklarının iradesine devreden bağımsız cumhuriyet ilkesine karşıt olarak, padişahlık- hilafet- yerel otoriteler görünümü ardında siyasal karar odaklarını ülke dışına taşıyan bir anlayışın hortlaması biçiminde beliriyor.
Eski rejimin restorasyonu, cumhuriyete sahip çıkmaya aday güçlerin direnişinin durdurulmasını gerektiriyor. Bunun araçları, Ergenekon operasyonu ve davaları gibi girişimlerle cumhuriyetçi direnişe aday güçlerin terörize edilerek susturulması, kriz ortamında işsizlik ve yoksulluğun çapraz ateşiyle geriletilmesi, özgürlük- demokrasi- etnik ve kültürel kimlik haklarının genişletilmesi- sivilleşme- zenginleşme- insan hakları- büyük devlet olma söylemleriyle süslenmiş kapsamlı bir ekonomik- siyasal ve ideolojik saldırıdır. Restorasyon sürecinin arka planında ise baskı- diktatörlük- milliyetçilik- şeriatçılık- gericilik- yoksullaşma- asimilasyon- militarizm- sömürgeleşme programı sırıtmaktadır.
Eski rejimin restorasyonu, Cumhuriyet rejiminin siyasal karar ilkelerinin tasfiyesi ile tamamlanabilir. Cumhuriyet rejiminin siyasal kurum ve katılım kanallarının kısıtlanması ve tasfiyesi, Ak darbenin inşasına giriştiği gerici- korporatist rejimin habercisidir. AKP'nin 29 Mart 2009 yerel seçim kampanyasındaki "Büyük düşün" sloganı, bu rejimin kod adıdır.
2008 yazında parlamentoda yaptığı bir basın toplantısında, Tunceli bağımsız milletvekili Kamer Genç “Meclis çalışmalarında iç tüzüğün uygulanmadığını ve rafa kaldırıldığını” ileri sürerek, “AKP hükümetinin uygulamalarıyla parlamentonun tasfiye edildiğine” dikkat çekmişti. Milletvekili Genç, komisyonlardan 2 madde halinde çıkan kanun tasarı ve tekliflerinin Genel Kurul’da 20-30 maddeye çıkarıldığını söyleyerek ''Getirilen kanunlar, ülkemize kurulan tezgahlar ve tuzaklar ortaya çıkmasın diye temel kanun olarak görüşülüyor. Maddeleri Mecliste tartışılmayan kanunun millete ne faydası olabilir?'' demişti. “Meclisteki bakanların bile kanunlardan haberdar olmadığını” anlatan milletvekili Genç’in bu eleştirileri kamuoyunda yankılanmadı.
Milletvekili Kamer Genç’in bu eleştirileri, ülkede siyasal karar odaklarının AKP hükümeti tarafından ülke dışına ve ülke içinde meclis denetiminin dışındaki dar bürokrasi ve sermaye mahfillerine kaydırıldığına dikkati çekiyordu. Ordu ile ilgili kararların NATO bürokrasisine ve MGK’ye kaydırıldığı 1950 ve 1960’lardan, siyaset ve sivil yönetim ile ilgili kararların YÖK, RTÜK, Hazine, IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşlara kaydırıldığı 1980 ve 1990’lardan sonra, geriye kalan ekonomik ve siyasal karar mekanizmalarının da 2000’li yıllarda Brüksel’deki Avrupa komisyonu, AİHM, BDDK, EPDK, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu vs. bürokrasi zümrelerine kaydırıldığı görülüyor.
Türkiye’nin ekonomik, askeri ve siyasal açıdan dışa bağımlılığı, sol eleştirinin 50 yıldır gündemde tuttuğu bir başlık. Sanayi, ticaret, hizmet, madencilik, enerji, tarım ve hayvancılık sektörlerinde önde gelen aktörlerin (büyük holdingler, bankalar, sigorta şirketleri, ihracat ve ithalat tekellerinin) yabancı sermaye çıkarlarının kibarca “ortağı”, dobra dobra ifade edilirse “işbirlikçisi” olarak davrandığı, bu işbirliğinin sonucu olarak ülke ekonomisini ve geçim kaynaklarını yabancı çıkarlara mahkum ettiği biliniyor.
Bu bağımlılığın ülke halkına meyvesi, tarlada hasadını alınterini karşılamayacak fiyattan dış ticaret tekellerine kaptırmak zorunda bırakılan çiftçinin yoksullaşmasıdır, kırsal alanda geçimini sağlayamayan yoksul köylü nüfusun büyük şehirlere göçetmesidir, sanayide ve diğer sektörlerde günün yarısında pestili çıkana kadar çalıştırılan işçilerin boğaz tokluğu ile işsizlik sınırında gidip gelmesidir, yaygınlaşan suç- şiddet- sadaka- hurafeye bağımlılık iklimidir.
Bağımlılığın semeresini toplayan büyük holdingler, bankalar, sigorta şirketleri, ihracat ve ithalat tekelleri ise “büyüme” yaygarasıyla zil takıp oynuyor. Bunların banka hesapları şişkinleşiyor, sermayeleri büyüyor, lüks tüketim tutkuları, arsız ve azgın yaşam tarzı şehvetleri sınır tanımıyor.
Ülkemizin geçim kaynaklarının yabancı sermaye çıkarlarına ve onların yerli ortaklarına bağımlı kılınması elbette kendiliğinden olmuyor. Bunun böyle devam etmesini sağlayan bir yönetim cihazı, bir siyaset mekanizması var. Bağımlılığın muhafızlığını bu mekanizma üstleniyor.
Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet mekanizmaları, yabancı büyük güçlerin topraklarımızı işgal ve paylaşma emellerine karşı verilmiş bir savaşla kuruldu. 80 yılı aşkın bir süre sonra, bugün, bağımsız cumhuriyetin yönetimindeki büyük güç ve servet sahiplerinin eski işgalci güçlerle, geçen yüzyıl sonunda düvel-i muazzama denilen, günümüzde G-8 diye anılan İngiltere, Almanya, Fransa, ABD gibi emperyalist devletlerle yeniden çıkar ortaklığına yöneldiğine, ülkeyi işgal öncesi günlere benzer bir ortama sürüklediğine tanık oluyoruz.
İşbirlikçi büyük servet ve güç sahiplerinin, bağımsız olarak kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’ni bir tür yarı-sömürgeleşmeye yöneltme çabalarında, yakın tarihin dört önemli dönüm noktası, 1953’te NATO’ya üyelik, 12 Mart ve 12 Eylül faşist askeri darbeleri ve AKP hükümetinin esas aktörlüğü ile yürütülen “ak darbe” rejimi değiştirme girişimidir.
NATO üyeliği yoluyla ABD tarafından denetim altına alınan Ordu, 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle tamamen zaptedildi. Yükselen demokrasi mücadelesini ve toplumsal hareketlenmeyi durdurmak için yapılmış 12 Mart darbesini nasıl 12 Eylül tamamlamışsa, 12 Eylül’ün açtığı yoldan ilerleyen bugünkü “ak darbe” de 12 Eylül darbesinin ekonomik ve toplumsal programını tamamlamaya soyunuyor.
Ak darbe, ülkenin kuruluş iradesinde temsil edilen siyasi karar yetkisini, ulusun egemenliği ilkesinden uzaklaştırma nihai adımı peşindedir. Avrupa Birliği, Orta Doğu Birliği, bir tür federal “Büyük Birlik” (Neo-Osmanlı) gibi çeşitlenen siyasal seçenekler yelpazesiyle sunulan yeni rejim tasarısı, 1908-1923 devrim sürecinin gerisine, eski rejime dönüş hülyasını temsil ediyor. Eski rejim, ülkenin yönetimini ülke halklarının iradesine devreden bağımsız cumhuriyet ilkesine karşıt olarak, padişahlık- hilafet- yerel otoriteler görünümü ardında siyasal karar odaklarını ülke dışına taşıyan bir anlayışın hortlaması biçiminde beliriyor.
Eski rejimin restorasyonu, cumhuriyete sahip çıkmaya aday güçlerin direnişinin durdurulmasını gerektiriyor. Bunun araçları, Ergenekon operasyonu ve davaları gibi girişimlerle cumhuriyetçi direnişe aday güçlerin terörize edilerek susturulması, kriz ortamında işsizlik ve yoksulluğun çapraz ateşiyle geriletilmesi, özgürlük- demokrasi- etnik ve kültürel kimlik haklarının genişletilmesi- sivilleşme- zenginleşme- insan hakları- büyük devlet olma söylemleriyle süslenmiş kapsamlı bir ekonomik- siyasal ve ideolojik saldırıdır. Restorasyon sürecinin arka planında ise baskı- diktatörlük- milliyetçilik- şeriatçılık- gericilik- yoksullaşma- asimilasyon- militarizm- sömürgeleşme programı sırıtmaktadır.
Eski rejimin restorasyonu, Cumhuriyet rejiminin siyasal karar ilkelerinin tasfiyesi ile tamamlanabilir. Cumhuriyet rejiminin siyasal kurum ve katılım kanallarının kısıtlanması ve tasfiyesi, Ak darbenin inşasına giriştiği gerici- korporatist rejimin habercisidir. AKP'nin 29 Mart 2009 yerel seçim kampanyasındaki "Büyük düşün" sloganı, bu rejimin kod adıdır.
24 Mart 2009 Salı
SİYASAL GÜNDEME DAİR ANALİZLER 4

KÜRTLER VE GELECEKLERİ:
KİM KARAR VERECEK?
Kürt sorununda yerleşik düzen içi ve düzen yanlısı tüm eğilimlerin mutabakat halinde ‘tıkandığı’ yeni bir aşamaya varmış bulunuyoruz. Tıkanıklık ve çözümsüzlük, burjuva siyasal eğilimlerin tamamına, liberallere, islamcı gericilere, faşistlere, merkez sağ ve sol partilere, kemalistlere, ordu genelkurmay ve devlet bürokrasisine sirayet etmekle kalmıyor, kürt ulusal demokratik akımının bütün temsilcilerine ve küçük burjuva sol akım ve eğilimlere de bulaşıyor. Çözümsüzlükte birleşenlerin son yıllarda yeni bir mutabakat rüzgarı estirmeye yönelmesi bu nedenle şaşırtıcı değil(1).
Son yıllarda aralarında bazı ÖDP’lilerin, müflis sosyal demokrat ‘kirli savaş’ suçlularının, kürt halkının sahte dostu kimi liberal ve islamcı yazarların ve onların peşinden gidenlerin ağız birliği halinde terennüm ettiği mutabakat yaklaşımının ‘mezarlıktan geçerken ıslık çalmaktan’ farkı yoktur(2). İnşa edilmeye çalışılan yeni burjuva mutabakat zemininin emperyalist emellerin gölgesinde boy verdiği için ölü doğmaya mahkum olduğuna dikkat çekmek ve halkların kardeşliği ve özgürlüğü için gerçek bir çözümü bir an önce tartışmaya başlamak gerekiyor.
Burjuva mutabakatının unsurları olarak şunlar dile getiriliyor: PKK silahlı güçlerini ve silahlarını teslim etsin, Apo ömür boyu tecrit hücresinde yatsın, kürtlere kollektif değil ama bireysel olarak kimi kültürel haklar tanınsın, kürtler TC’nin AB’ye katılma ve BOP’e destek olma gibi emperyalist projelerdeki rolüne destek olsun, kürt nüfusun çoğunlukta olduğu illerde ve bölgelerde İslamcı-gerici-liberal partilerde (bugün için AKP’de) politik temsil sağlansın, Irak’ta ve tüm yakın coğrafyada fiili ve potansiyel ABD işgaline ve operasyonlarına destek olunsun. Irak’ta ABD süngüsünün ucunda inşa edilen kürt devleti ve İmralı’da tecritte tutulan Abdullah Öcalan, dile getirilen emperyalist- burjuva sözde çözüm mutabakatının hayata geçirilmesi için vazgeçilmez çifte maniveladır. Egemenliği konusunda kaygılı türk burjuvazisi için sopa işleviyle ve Türkiye kapitalizmi ile zoraki imam nikahına mecbur edilen kürt halkı için havuç işleviyle, bu çifte manivelanın ipleri emperyalizmin elindedir(3).
KÜRT SORUNU EMPERYALİST-BURJUVA MUTABAKAT TEMELİNDE ÇÖZÜLEMEZ
Bu mutabakat ölü doğmuştur. Bu mutabakatta birleşenleri birleştiren tek düzlem, Türkiye kapitalizminin çözümsüzlüğe mahkum çıkarlarıdır. Bu mutabakat, burjuva siyasal egemenliğini, burjuvazinin çıkarlarını, yerleşik düzeni, bunların ortaklaştığı emperyalistlerin ve Barzani-Talabani mertebesinden aşiret reislerinin çıkarlarını esas almaktadır. Ezici çoğunluğu ağır baskı, yoksulluk ve mahrumiyet koşulları altında hayata tutunmaya çalışan emekçi yığınlarından mürekkep Türkiye kürtleri’nin çıkarları, varoluşu, geleceği, bu ölü mutabakatın dağıtılmasını, emekçilerin birliğine dayanan yeni bir mutabakatın kurulmasını kaçınılmaz kılıyor.
Kürt ve türk emekçilerinin birliğinden güç alacak ve ülkede hatta yakın coğrafyada emperyalist burjuva politikalara meydan okumaya dayanacak yeni bir mutabakat, halkların özgürlüğü, eşitliği ve gönüllü birliği temelinde yeni bir dünyanın kurucu unsurları olma zemininde yükselecektir. Bu yeni mutabakatın kuruculuğunda birleşmeye aday güçlerin, kürt sorununda siyasal program başlıklarını netleştirmeleri ve bazı yanlış yaklaşımlardan sakınmaları acilen başarılması gereken çok yanlı bir görevdir. Konunun parti birliğini aşan ve sözgelimi iktidara yönelik bir cephe çalışması zemininde öncelikle ele alınması gereken yönleri de yok değildir. Ancak her halukarda bir siyasal program tartışması artık ertelenemez.
KÜRT SORUNUNDA SİYASAL PROGRAM TARTIŞMALARI
2000’li yıllara Türkiye’deki kürt ulusal demokratik hareketinin programatik siyasal yöneliminde ve eyleminde bir değişim, dağınıklık ve çatallanma ile girilmiş olması, Türkiye işçi sınıfı siyasal hareketinde de ‘ulusal sorun’ başlığını yeniden ele alma ihtiyacını yarattı.
Liberalizmin etkisi altındaki politik eğilimler safında, bu ihtiyaç, kürt ulusal demokratik hareketinde (savunmacı ve taktik geri çekilme temelinde kabul gördüğü izlenimi yaratan) ‘ulusal kültürel özerklik’ tezinin daha cüretli biçimde temel alınmasına, kürt sorununda bu teze dayanan siyasal çözüm önerilerinin etkili ve kuvvetli bir biçimde savunulmasına yol açtı. Devrimci demokrat akımlardan bazılarını da peşine takan ve kürt ulusal demokratik hareketinin ana akımının da paylaşıyor gözüktüğü bu eğilimin eleştirisi, bugün esas olarak emperyalist- burjuva mutabakat zemininde düzenin ana mihraklarının benimsediği politikanın eleştirisidir. En açık sözcülüğünü 2003 dönemeci sonrasındaki TKP-Gelenek çizgisinin üstlendiği, ÖDP’nin bir kanadının da bu doğrultuda yer aldığı ‘sol’ yaklaşımın ağır bastığı eğilimler safında ise ‘ulusların kendi geleceklerini belirleme hakkını’ sorgulama, geçersizliğini ilan etme düşüncesi başgösterdi. Birinci eğilimin eleştirisi başka bir yazının konusu olacaktır. Bu yazıda, esas olarak “sol” yaklaşımın tutumu ele alınacaktır.
ULUSAL KÜLTÜREL HAKLARA DAYALI ÇÖZÜM NEDİR?
Abdullah Öcalan’ın yakalanması sonrası dönemde, Kürt ulusal demokratik hareketinin önderliği ve kadroları, yenilgi ve savunma dönemine özgü taktik arayışlar içinde bir dizi yalpalama yaşadı. Bu dönemin belirleyici çizgisi, üniter devlet içinde birlik anlayışının kabulune, kemalizmin ideolojik ve siyasal meşruiyetinin benimsenmesine, kendi geleceğini belirleme hakkından vazgeçmeye dayandırıldı. Kürt hareketi, siyasal stratejisinin ağırlık merkezini, kürt halkının kendi gücüne dayalı bir savaş yerine, Avrupa Birliği hatta ABD gibi büyük emperyalist merkezlerin himayesine yaslanmaya kaydırdı.
Savunmacı bir anlayışın taktik geri çekilme temelinde benimsendiği izlenimi yaratan bu yeni çizgi, AB’den siyasal çözüm umma, kültürel hak taleplerini öne çıkarma gibi temel özellikleriyle kürt ulusal demokratik hareketinde ve kadrolarında ideolojik ve siyasal belirsizliğe yol açtı.
AB’den siyasal çözüm için himaye ve destek beklentisi, kürt hareketini türk burjuvazisinin AB hedefli siyasal mutabakat zeminine dahil etti ve liberal çevrelerin peşisıra sürüklenen bir yedek güç konumuna düşürdü. PKK merkezini aşarak açık liberal programlar etrafında birleşme eğilimlerinin çeşitli temsilcileri (Osman Öcalan ve arkadaşları, Mehmed Uzun gibi yazarlar) bunu açık açık savunmaya başladı(4).
ULUSAL SORUNA ‘SOLDAN’ GÖZÜ KAPAMA
TKP-Gelenek çizgisinin 2003 dönemeci örneğinde gözlenen (ÖDP’nin bir kanadının da paylaştığı) ulusal sorunda marksist yaklaşımdan “sola” doğru bir savrulma, günümüze özgü bir gelişme değildir. 20. yüzyılın başlarında, Rosa Luxemburg ve Kievski örneklerinde, ulusal sorunu yoksayma tarzındaki bu yaklaşımın görüldüğü, Lenin’in bunu sertçe eleştirdiği iyi bilinmektedir.
Bu yaklaşım, kürt hareketinin bugün emperyalizme karşı ikircikli, yer yer uzlaşıcı, bazı bölmeleriyle ise tam boy işbirlikçi bir siyasal çizgiye yönelmesinden, ideolojik ve siyasal zeminde bilimsel sosyalizmin etki alanından uzaklaşmasından ve örgütsel zeminde tasfiyeciliğe yönelmesinden hareketle gerekçelendiriliyor. Ulusların kendi geleceklerini belirleme hakkının dönemsel bir politika olduğu, bugün geçersizleştiği, esasen bu politikanın gerçek sahibinin ABD lideri Wilson’da dile geldiği biçimiyle emperyalizm olduğu savunuluyor. Marksizmin zaten işçi sınıfının uluslararası birliğini gözeterek birleşik ve büyük ölçekli devletleri tercih ettiği, ulusal “balkanlaşmaya” karşı çıktığı belirtiliyor. Sosyalist sistemin dağılması sürecinde ortaya çıkan ulusal hareket ve savaşların gerici ve karşı-devrimci niteliğinin bu tezi desteklediği, kürt hareketi de içinde olmak üzere günümüzde varolan bütün ulusal hareketlerin devrimci ve ilerici dinamizmlerini yitirdikleri ileri sürülüyor. Buradan hareketle, ezilen ulus dinamiklerinin önemini yitirdiği ve kürt sorununun artık sadece sınıf mücadelesi bağlamında bir “emekçi sorunu” olduğu iddia ediliyor. “Sosyalist devletlerin genel bir kural olarak ulus-devletler olarak öngörüldüğü” ve “ulusal sorunun marksist teoriye içsel bir kategori olmadığı” biçiminde sivriltilmiş öneriler bu yaklaşımı tamamlıyor.
Bu yaklaşımın marksizm-leninizm ile bağdaşmazlığına ve işçi sınıfı siyasal hareketine böyle bir siyasal programatik çizginin dayatılmasının sakıncasına işaret etmek gerekiyor. Marksizmin yüzelli yılı aşan teorik-siyasal birikiminden ve bugünkü pratik eyleminden hareket ederek, eleştirmeye yöneldiğimiz eğilimin içinde bulunduğumuz dönemeçte sosyalist hareketimizde yaratacağı zararı önlemeyi amaçlayan bir tartışmayı başlatmak istiyoruz.
ULUSAL SORUNA LENİNİST YAKLAŞIMIN TEMELLERİ
Ulusal sorun konusunda Lenin’in yaklaşımı, küresel sermayenin egemenliği koşullarında, ulusların siyasal bağımsızlıklarını kazanabilmeleri ve kendi kaderlerini tayin edebilmeleri olanağını varsayar. Bu koşullarda uluslararası finans sermayesi, siyasal bağımsızlığın kazanılmasından önce de sonra da etkinliğini sürdürebilir, egemenliğini yerleştirebilir. Norveç’in 1905’de siyasal bağımsızlığını kazanıp İsveç’den ayrılmasından önce de sonra da, İngiltere sermayesi bu ülkede etkili olmuştur. Almanya- Polonya ilişkileri de böyledir. Ancak muzaffer sosyalizmin önce SSCB’de sonra dünyanın yarıya yakınında yönlendirici bir güç haline gelmesi sonrasındadır ki, bu durum değişmiş, ulusların bağımsızlığı, muzaffer sosyalizm ile askeri-siyasal-ekonomik bir ittifakı ve bu ittifaktan güç alarak uluslararası finans sermayesinin operasyon alanını daraltan bir ekonomik bağımsızlığı mümkün kılmıştır. Muzaffer sosyalizmin varlığı koşullarında, bir dizi bağlantısız ülke, sosyalist sistemden güç alarak siyasal bağımsızlıklarını ekonomik bağımsızlıkla birleştirebilmiştir. Sosyalist sistemin dağıldığı bugünkü koşullar, bir bakıma Lenin’in yaşadığı ve yazdığı devrim öncesi yıllardaki ortama geri dönüşe yol açmış, “üçüncü dünya” halklarının siyasal bağımsızlıkları, ekonomik bağımsızlıklarının bir vasıtası olmaktan ve emperyalist finans sermayesinin hareket alanını daraltan bir koşul olmaktan çıkmıştır.
Günümüzde ezilen ve sömürge ülkelerdeki halkların, örneğin kürtlerin, kendi kaderlerini tayin etmelerinin ve sözgelimi bağımsızlığının, kürt coğrafyasında emperyalist sermayenin ve kapitalizmin etkinliğinde bir daralma veya gerileme anlamına gelmeyeceği açıktır. Ancak Lenin, Norveç örneğinde olduğu gibi, emperyalist sermayenin ve kapitalizmin egemenlik ve etkinlik alanında bir daralma ve gerileme getirmeyen bu koşullarda bile, hayatın karşımıza getirip dayattığı ezilen ve bağımlı bir ulusun özgürlüğü sorununda, ezilen ulusun kendi kaderini tayin hakkını savunmaksızın “sosyal demokrat” sıfatını taşımaya hak kazanılamayacağını söylüyordu. Hayat bizim önümüze de aynı sorunu getirip dayatıyor: Bir türk işçisi, kürt halkının kendi kaderini tayin edebilme hakkını benimseyip savunmadan işçi sınıfı partisinin üyesi olarak kalabilir mi? Bin defa hayır!
Türk kökenli komünistler, bir yandan Kürt halkının kendi kaderini tayin edebilme hak ve özgürlüğünü savunurken, bir yandan da öncelikle Kürt yoldaşlarının ağzından olmak üzere, Kürt halkına ayrılma değil birlik gereğini propaganda edebilir ve bu doğrultuda Kürt yoldaşlarıyla aynı parti çatısı altında birlikte örgütlenebilir. Ama Türk kökenli komünistler, “Kürt ayrılıkçılığı ve bölücülüğüne karşı cihad” yanlısı militarist- şeriatçı- milliyetçi unsurlarla aynı saflarda yani Türk burjuvazisinin bayrağı altında toplanmayı kabul edemez. Böyleleri, Lenin’in deyimiyle, işçi sınıfı partisinin saflarında varlığına tahammül edilemeyecek sosyal-şovenler ve politik hilkat garibeleridir.
Türkiye Kürdistanı’ndaki komünistler, emperyalizme karşı öncelikle Türk halkıyla ve işçileriyle birlik yanlısı propaganda yürüterek (diğer Arap ve Ortadoğu halklarını da bu ittifaka katmayı gözeterek) enternasyonalist yükümlülüklerini yerine getirebilir. Türk-Kürt işçilerinin çatışmasını ve karşılıklı milliyetçilik dalgasını büyütecek bir çizgi izleyerek Türk faşizmine yardım eli uzatmak olasılığına karşı durarak Kürt komünistleri hem ulusal hem enternasyonalist bir politik güç olabilmek için Türk yoldaşlarıyla aynı parti çatısı altında örgütlenebilir.
Lenin, 20. yüzyılın başlarında, yeni ulusal devletlerin ortaya çıkışını, emperyalist egemenlik koşullarında mümkün hatta uluslararası finans sermayesinin yayılmasının ve etkinliğinin kayda değer bir artışına eşlik edecek biçimde gerçekleşebilir bir süreç olarak öngörüyordu. Günümüzde Orta Doğu, Doğu Avrupa, Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Asya ve Güney Doğu Asya’da yaşanan yeni ulusal devletleşme süreçleri, o arada Kürt devletinin oluşumu, emperyalizmin egemenliği dairesinde gerçekleşebilir olasılıklardır ve bugünkü emperyalist askeri ve stratejik planlara denk düşen gelişmeler silsilesini yansıtabilir. Güney Kürdistan’da bir Kürt devletinin oluşumu, Irak topraklarının sömürgeleştirilmesine dönük bir emperyalist planın başarısı çerçevesinde pekala mümkündür. Ancak emperyalist egemenlik sistemini oluşturan zincirin halkalarını koparacak ve kapsamlı, tutarlı, derin ve istikrarlı bir demokratik değişim için kaçınılmaz biçimde sosyalist bir nitelik kazanacak bir dizi devrimci- demokratik adım, emperyalizm dairesinde gerçekleşebilir olasılıkları aşacak bir hareketlilik içinde ulusal süreçleri anti-emperyalist bir yönelime taşıyabilir.
İŞÇİ SINIFININ SİYASAL PROGRAMI VE ULUSAL SORUN
Lenin’in zamanında eleştirdiği Kievski’nin “emperyalist ekonomist” yaklaşımı, günümüzde, yani finans sermayesinin küresel egemenliği çağında, ufak ulusal devletlerin temelinin zayıfladığı, onları istikrarsız ve bir darbede ortadan kaldırılabilecek birimlere dönüştürdüğü, dolayısıyla ulusal devletler düzleminde emperyalist zincirden kopma olasılığına dayanan mücadele çizgisinin, yerini “küresel sermaye blokuna karşı küresel mücadele” toptancı ve afaki söylemine terkettiği bir yaklaşıma denk düşmektedir. PKK’nin yeni çizgisi, troçkist akım ve grupların toptancı programları, ÖDP ve sol-liberalizmle flört eden diğer orta sınıf sosyalizminin temsilcileri, Kievski’nin Lenin tarafından eleştirilen ekonomizmi temelinde birleşiyor.
Ulusların kendi kaderlerini tayin edebilmeleri hakkı ve ayrılma özgürlüğü, işçi sınıfının siyasal devrim programının gerçekçi bir unsurudur ve toplumsal ilerlemeye ters düşmez. İşçi sınıfı partisinin programı, bu unsurdan yoksun kaldığı sürece devrimci niteliğinden kayba uğrar.
İşçi sınıfı partisinin siyasal çizgisindeki monist (tekleştirmeci, sadeleştirici, basitleştirici) anlayış, Kievski’nin savunduğu ve Lenin’in Dühring’in monizmine benzettiği anlayışa denk düşer. Işçi sınıfı partisinin siyasetini kaba, şematik, bükülmez-kırılır yapan tam da bu anlayıştır. İşçi sınıfı partisinin böyle bir programatik çizgiyi benimsemesi, Türk ve Kürt işçilerinin toplumsal-politik taleplerini eşitleyen ve tekleştiren Duhring’ci bir monist anlayışın örneği olacaktır. Aynı monizm, örneğin bu nitelikte yeni bir programı yayınlayan ve ulusların kendi geleceklerini belirleme hakkını programından çıkaranların soyut ve genel kapitalizm eleştirisinde de tezahür ediyor. İçinde bulunulan çağın ve özel dönemin, dünya ve Türkiye somut gerçekliğinin bugünkü niteliklerini kapsayan bir analizin ve bunlardan türetilecek siyasal-toplumsal devrim stratejisinin yerine soyut bir kapitalizm eleştirisi, ve buna denk düşen soyut, ideal ve basmakalıp bir devrim programı (ulusal sorun vs. başlıklara dair bazı somut ayrıntılarından yıkanıp arındırılmış haliyle) geçirilerek, kendi içinde tutarlı, ideal, tekil, kitabi, saf bir programa ulaşılabilir. Böylece Kievski’nin Lenin’in nitelemesiyle marksizmi karikatürleştiren anlayışından yola çıkarak varılacak yer, programın karikatürleştirildiği bir aşamadır. TKP-Gelenek çizgisinin 2004 Parti Programı buna örnektir.
Lenin, Kievski’nin Duhring’ci monist anlayışını eleştirirken, Duhring ile polemiğinde Engels’in dikkat çektiği hususa, yani nesnel gerçekliğin tekil değil dual (ikili) olduğu durumda monist yaklaşımın anlamsızlığına vurgu yapar. Ulusal sorun açısından ele alındığında, ezen ulusun işçileriyle ezilen ulusun işçileri arasında ekonomik, politik, toplumsal ve ideolojik ayrım ve çelişkiler bulunduğunu ve bu ayrımın monist bir yorumla gözardı edilemeyeceğini vurgular. Bu bakış açısıyla, kapitalizme karşı mücadelede Kürt ve Türk kökenli işçilerin tek ve bir çıkar zemininde ortaklaşmış sınıfsal birliği doğru söylemi, kürt sorununun ve bağlamının gözardı edildiği içi boşaltılmış bir kuru slogancılığa indirgenmemelidir.
Kürtlerin geleceklerinin belirlenmesi hakkını onlara tanımayan bir siyasal program, bu haliyle, önce kendi eyleminin ve örgütsel gelişiminin engeli olacaktır.
_______________________________
1. ABD yönetici çevreleriyle ilişkisi bakımından ‘sahibinin sesi’ nitelemesini hakeden 12 Eylül cunta hükümetinin dışişleri bakanı İlter Türkmen, AB’nin Kürt Sorunu için önerdiği politik çözümün bireysel haklar temelinde savunulduğunu, kollektif haklar üzerinde durulmadığını, AB yetkililerinin Leyla Zana ve arkadaşlarını PKK’dan uzak durmaya çağırdığını, bu doğrultuda TC hükümetine destek verdiğini, nitekim Belçika’nın Brüksel’de yapılacak Kongra-Gel basın toplantısını engellediğini vurgulayarak “son zamanlarda meseleye yaklaşımda oldukça kuvvetli bir oydaşmanın ortaya çıkmakta olmasına” atıf yapıyor. (Hürriyet 23.08.2005: 7)
2. İlter Türkmen, Türkiye’de son zamanlarda şekillendiği vurgulanan ‘kürt sorunu’na ilişkin burjuva mutabakatının AB hatta ABD politikaları tarafından desteklendiğine atıf yaparak bazı ordu ve devlet yetkililerinin seslendirdiği kaygıları dağıtmaya çabalıyor. Yani mezarlıkta ıslık çalıyor. Düzenin siyasal kadrolarının metaneti gittikçe zayıflıyor. (Hürriyet 23.08.2005: 7)
3. Bir başka ‘sahibinin sesi’ Cüneyt Ülsever, şöyle yazıyor: “Türkiye PKK meselesini Irak ve Ortadoğu politikalarını netleştirmeden çözemez.” Meramı şöyle olmalı: AKP hükümeti, ABD’nin Irak, Ortadoğu ve İran’a ilişkin askeri ve politik adımlarını uygun adım izlemek zorunda, aksi takdirde ABD PKK’nın ipini çekmekten kaçınacak. (Hürriyet 23.08.2005: 28)
4. Kürt aydınları adına yüzkarası bir kötü örnek olarak, yıllarca ülkesi dışında Avrupa’da yaşayan yazar Mehmed Uzun verilebilir. Siyasetten uzak durmak istediğini ve siyasi örgütlerin parçası olmayı reddettiğini iddia eden Mehmed Uzun, durup dururken Stalinizm’e ve onun edebiyat anlayışına karşı olduğunu vurguladı ve Brüksel’de Avrupa Parlamentosu’nda ‘AB, Türkiye ve Kürt Sorunu’ başlıklı bir konuşma yapacağını, Türkiye’nin AB’ye girmesini alınmasını savunacağını açıkladı. Aynı konuşma içinde önce kendisini ‘ideolojisiz’ olarak tarif ettiği, iki cümle sonra ‘hümanist’ olduğunu duyurduğu, yazarlığını ve ürünlerini ‘Batı’da yaşamasına atfedip ‘Batı’ ideolojisine övgüler yağdırdığı, ‘Doğu ile Batı arasındaki bağlantıyı kurmak istiyorum’ diyerek kendisine bir misyon biçtiğini açıklaması dikkat çekiyordu. Bu Kürt yazarı, belli ki, kürt hareketini liberal ve AB yedeğinde bir siyasal ve ideolojik misyona çekmek ile kendisini görevlendirilmiş hissetmekteydi. Apolitik duruşla siyasetçiliği, ideolojisiz olmakla hümanizmi birleştiren üslubu ve Batı hayranlığı, hem cahil hem cüretkar hem ikiyüzlü bir kürt mandacısı profili çizmektedir. (Hürriyet, 29.08.2005: 20)
25 Şubat 2009 Çarşamba
SİYASAL GÜNDEME DAİR ANALİZLER 3
ÇANKAYA’YA KİM YAKIŞIR?
Türkiye Cumhuriyeti’nin iktidar zirvesinde kimin oturacağı sorunu 20. yüzyıl boyunca hep kriz ve gerilimlere konu oldu. Mustafa Kemal ve onu izleyen İsmet İnönü’nün ulusal kurtuluş savaşındaki askeri ve siyasal önderliklerinden kaynaklanan doğal kurucu önder vasıfları bir yana, 1950’lerden beri bütün Cumhurbaşkanlığı seçimleri, seçilen kişinin seçildiği iktidar konumuna uygunluk derecesinin yönetici sınıf ve zümreler tarafından sorgulanmasıyla belirlenen çatışma ve krizlere yol açtı.
Aslında Osmanlı’da beri devam edegelen bir sorundur bu. Padişahın kim olacağına dair arayış ve seçimler, kardeş katline, suikast ve entrikalara, devlet gücünde bölünme ve iç savaşlara, saray darbelerine kadar açılan krizlere neden olmuştur. Sadece Osmanlı’ya özgü olduğu da söylenemez. Antik çağ devletlerinden Roma’ya, Bizans’tan günümüz devletlerine dek siyasal ve toplumsal akropolde oturacak kişinin yönetici sınıfın birliğini, egemenliğini ve mutabakatını temsil edemediği her durumda, kriz ve çatışma kazanları kaynamaya başlamıştır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin bugünkü sarsıntılı ve sallantılı seyrine dönersek, egemen sınıf ve zümrenin yönetememe krizine gebe, saatli bomba gibi patlamaya yakın bu gerilimin kaynağında hangi muharrik kuvvetler saklıdır?
Gerilim ve çatışmanın kaynağını burjuva yazarlar ve onların aklıyla solculuk yapmaya çalışanlar yanlış yerde arıyor. Siyasal kültürel özelliklerimize dair kültürel sosyoloji ve siyasal psikoloji esaslı açıklamalar (uzlaşma yeteneksizliği, kişisel hırs ve aşırılıklar, hoşgörü ve çoğulculuk eksikliği söylemleri), devlet iktidarına sahip seçkinlerle iktidara doğru yükselen Anadolu burjuvazisi ve halk arasındaki kültürel siyasal çatışmalara dair vülger Marksist yorumlar, anayasa hukukuna dair teknik sorunlar, militarist vesayet söylemleri, siyasal- toplumsal rejimin ideolojik krizi vs… merkezli açıklama çabaları sorunu içinden çıkılmaz ve anlaşılmaz hale getirmekten başka bir şeye yaramıyor.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerini bir kriz kaynağı haline getiren esas etken, yönetici sınıfın (türk burjuvazisinin) yönetme biçim ve doğrultusunun birliğini, egemenliğini ve mutabakatını temsil eden kişisel ve siyasal iradeyi seçmenin, türk kapitalizminin tarihsel ve toplumsal somut koşullarındaki zorluğudur. Dolayısıyla incelenmesi gereken, bu tarihsel ve toplumsal koşullardır.
MUSTAFA KEMAL’İN ÖNDERLİĞİ
Ulusal kurtuluş savaşı, askeri bürokrasi, Anadolu eşrafı ve tüccar zümreleri ile küçüklü büyüklü toprak sahipleri ittifakı elinde kazanıldı. Ezilen müslüman doğu halklarının, kürt yerel feodalitesinin ve dünyanın ilk işçi sınıfı devletinin desteği ve sempatisi gibi tarihte zor görülecek istisnai koşulları yan yana getiren bir müttefik çember bu zaferi kolaylaştırdı.
İki kritik gelişme, bu zaferin siyasal çerçevesini ve tarihsel çelişkilerle damgalı kaderini çizdi: Savaşın siyasal önderliğinden komünistlerin ve yoksul köylü-işçi güçlerinin tasfiye edilmesini simgeleyen Mustafa Suphi ve yoldaşlarının (15’lerin) katledilmesi ve İzmir İktisat Kongresi kararlarının çizdiği çerçeve dahilinde yeni rejimin iktisadi-siyasal tercihinin kapitalizm olarak belirlenmesi.
Büyük emperyalist güçler tarafından mevcut reel uluslararası güçler dengesi içinde Lozan antlaşmasıyla resmen tanınan askeri zaferin ilerletici rüzgarıyla Mustafa Kemal’in yeni Cumhuriyet rejiminin kurucu önderi olması kaçınılmazdı. Cumhuriyet’in ilanı, saltanatın ilgası, Osmanlı hükümdar ailesinin sürgüne zorlanması, hilafetin ilgası ve devlet ve toplumun yeniden inşasında laiklik ilkesinin benimsenmesi, dinsel eğitimi kaldıran ve çoklu eğitim yerine üniter eğitim-öğretim birliğini getiren, alfabe devrimi ve okuma yazma seferberliğini başlatan bir dizi toplumsal-siyasal-kültürel dönüşüm bu önderliğin işini kolaylaştırdı. Buna rağmen, savaşı kazanan egemen toplumsal ittifakın emperyalizmle uzlaşarak kapitalist yolu seçmesiyle ve eski Osmanlı egemen sınıf ve zümreler mutabakatının (İstanbul-İzmir-Adana komprador ve ticaret burjuvazilerinin, Çukurova ve Ege’deki büyük toprak sahiplerinin, kürt feodallerinin) zaferi kazanan safa dahil olmasıyla birlikte, yeni Cumhuriyet rejimi daha ilk adımda Osmanlı rejiminin restorasyonu eğilimiyle bütünleşmeye yöneldi. Mustafa Kemal’in ölümüne dek geçen ilk 15 yıl boyunca Cumhuriyet rejimi, kurucu önderliğin ilerici dönüşümlerle temsil edilen ancak eski Osmanlı egemenleriyle (paşalar, ittihatçılar, itilafçılar, mütareke basını, hilafet ve saltanat artıkları, kürt feodalleri) kah çatışan kah uzlaşan Kemalist dinamiği tarafından belirlendi.
İSMET İNÖNÜ’NÜN MİLLİ ŞEFLİĞİ
İsmet İnönü bu Kemalist dinamiği savaş yılları boyunca emperyalist güçlere daha fazla yanaşan, Sovyetler Birliği ile mesafesini açan ve ikili oynamakla birlikte daha çok Alman Nazi yanlısı doğrultuya yönelen bir akıma dönüştürdü. Kendisini bu yıllar içerisinde Milli Şef ilan etti. Saraçoğlu- Peker kabineleri ile askeri-faşist mihvere yakınlaşan bir siyasal rejim tesis etti. Irkçı ve Turancılarla kolkola girdi.
2. Büyük Paylaşım Savaşının seyri bir Alman zaferini mümkün ve yakın gösterdiği sürece İnönü önderliği yeni Cumhuriyetin ve savaş yıllarında devlet himayesinde semiren milli burjuvazinin-ordu bürokrasisinin-büyük toprak sahiplerinin-komprador ve ticaret burjuvazisinin-kürt feodallerinin ortak mutabakatını temsil edebildi.
2. Büyük Savaşta yanlış ata oynamaya meyletmiş ve sosyalizmin Avrupa’daki ve yakın coğrafyalardaki büyük askeri-siyasal zaferinden dehşete kapılmış türk egemen güçlerinin siyasal yönelimi, savaşın sonunda panik içinde Batı kampına iltica etmek biçimine dönüştü!
CELAL BAYAR’IN NEO-İTTİHATÇILIĞI
Yönetici siyasal zümre kendi içinde çatladı, DP ve Celal Bayar savaş sonrası koşullarına denk düşen iki partili bir rejim içinde, Cumhuriyetin kurucu önderliğinin ilk yıllarına siyaseten ve ideolojik olarak tamamen ters yönde adımlar atmaya başladı: NATO’ya girildi, ülke toprakları yabancı üslere açıldı, ordu bürokrasisi ABD-NATO denetimine sokuldu, Türk Ordusu ABD çıkarları için uzak diyarlarda savaşmaya gönderildi. Osmanlı’nın son yarım yüzyılına benzer biçimde borçlanma politikalarına dönüldü, hilafet ve saltanat artıklarına serbesti tanındı ve öğretim birliği-laiklik ilkeleri aşındırılarak dinsel eğitim modellerine dönüldü…
Eski İttihatçı Bayar’ın zirvesinde oturduğu Cumhuriyet’i kendi kuruluş çizgisine karşı düşmanca politikalara yöneltmesi, ordu alt orta kademelerinden, öğrenci gençlik ve kentli küçük burjuvaziden yükselen tepkilerin massedildiği 27 Mayıs askeri darbesiyle devrilmesine yol açtı.
EMEKLİ KOMUTANLARIN CUMHURBAŞKANLIĞI YILLARI
27 Mayıs her ne kadar toplumdan yükselen anti-emperyalist ve halkçı demokratik tepkilerin ordu tabanından ve gövdesinden güç alarak siyasal iktidarı değiştirmesine yol açsa da, ABD-NATO-türk burjuvazisi ordu ve devlet bürokrasisinin üzerindeki denetimini çalkantılı geçen 1960’lı yıllar boyunca yavaş yavaş sağladı. Bu yıllar boyunca Cumhurbaşkanlığı’na seçilen Cevdet Sunay ve Fahri Korutürk gibi emekli komutanlar, bu denetimi sağlamanın siyasal aracı oldular. Cevdet Sunay, 12 Mart faşizminin kolaylaştırıcısı olarak iş gören yetenekleri sınırlı bir siyasal kukla idi. Fahri Korutürk ise Cumhuriyetin ve toplumsal basınç altında kısıtlı demokratik açılım göstermiş siyasal rejimin ölüm fermanını tabutuna çivileme peşindeki faşist güçlerin siyasal korkuluğu vazifesini üstlenmişti.
Cumhurbaşkanlığı’na seçilen son emekli komutan, görevdeyken askeri darbe yapan, siyasal rejimi tepeden tırnağa faşist nitelikte imar eden, sonra kendini emekli edip tek aday olarak devletin zirvesine kurulup ülkenin 10 yılını kirleten, türk-islam sentezini benimsemiş Kenan Evren oldu.
SİVİL CUMHURBAŞKANLARI DÖNEMİ
12 Eylül cuntasının ekonomik serbestleştirme programının yöneticisi Turgut Özal, cunta lideri Evren’in tek aday olarak seçilmesini izleyen yıllarda Cumhurbaşkanı seçildi ve ülke ekonomisinin emperyalizm tarafından teslim alınması dönemini başlattı. Amerikancılığın 1960’lar ve 1970’ler boyunca hacıyatmaz temsilcisi Demirel 1980’ler ve 1990’lar boyunca da politik aktör olarak hizmetini sürdürdü, nihayet 1990’larda Cumhuriyet’in siyasal iktidar zirvesine o da çıktı. Demirel türk kapitalizminin mafyalaşmasına, çözülmesine, çürümesine açılan dönemi ismiyle temsil etti.
Yargı bürokrasisinden gelen Ahmet Necdet Sezer, 2000’lerin başında Cumhuriyet’in çözülme ve dağılma sürecine giden yolun açıcısı AKP-DSP-CHP-ANAP-MHP siyasetlerinin korkuluğu olarak 1970’lerdeki öncülü Fahri Korutürk’ü pek andıran bir rolü üstlendi. AKP kargaları tarladaki mısırları yemekle meşgulken Sezer kollarını açmış rüzgarda salınarak rolünü oynadı.
ABDULLAH GÜL’ÜN CUMHURBAŞKANLIĞI
Cumhuriyetin kuruluşunun 100. Yılına 15 yıl kala, Abdullah Gül’ün, bu yumuşak başlı ve akil adam maskeli “hard” şeriatçının Cumhurbaşkanlığına seçimi de aynı kavga-gürültü-gerilim ortamında tamamlandı. Abdullah Gül’ün seçimi, egemen sınıf ve zümreler arasında ülkenin nasıl yönetileceğine dair bir mutabakat eksiğini gösteriyordu. Bu mutabakat eksiği ülkenin felakete doğru sürüklenişinin “velev ki simgesi” olmuş tesettür üniformaları, devlet mallarının yağması, yolsuzluklar, etnik iç çatışmalar ve polis terörü eşliğinde gidişatını gösteriyor.
Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı’nı Çankaya’ya yakıştıramayan eski egemen zümre mutabakatından klasik kesim Kemalistler (1. ve 2. Cumhurbaşkanı devri özlemcileri), Gül’ün kadınla erkeği ve kendi ülkesiyle emperyalist büyük güçleri eşit saymayan anlayışını haklı olarak ama biraz gecikmiş biçimde farkediyorlar. Abdullah Gül’ün cariye edinir gibi eş edinme tarzı, eşinin 15 yaşında okulunu bıraktırıp başını örttürmesi, 30 yaşındaki egemen erkek konumundan hareketle yarı yaşındaki bir kız çocuğunu bu eş edinme biçiminin kadınları aşağılayıcı niteliği dikkatlerden kaçmıyor. Ezik-bağımlı-çocuk yaştaki kızın öğrenim hakkının çiğnenmesi ve okulunun bıraktırılması ile tesettüre sokulması arasındaki ilişki de görmezden gelinemez. Dahası, tesettürü benimserken ve okulunu bırakırken kocasının aklıyla davranan bu kadın, 15 yaşından beri devam edegelen ideolojik teslimiyetinin ve boyun eğmesinin devamı ve sonucu olarak, yine kocasının aklıyla okulundaki tesettür yasağına karşı bir emperyalist devletin mahkemesinde kendi devletini dava etmesiyle, emperyalizmin işbirlikçisi ve teslimiyetçi bir toplumsal kimliği dışavuruyor.
Abdullah Gül’ün mali suçlara, zimmete para geçirmeye eğilimli olduğunu düşündüren ve kamu malını gasp nedeniyle yargılanmasını gerektiren dosyalı bir mali suç şüphelisi olduğunu gösteren kanıtlar, bu kirlilikte ve ahlaksızlıkta bir kişiliğin Çankaya’ya yakıştırılmasının, Cumhuriyet rejiminin yaklaşan felaketinin son perdesine yakışıyor.
ÇANKAYA NEDEN BU DURUMA DÜŞTÜ?
Osmanlı zamanında devlet iktidarının zirvesi “payitaht” padişah soyuna mahsustu. Akıllısı, delisi, ilericisi, gericisi, egemen sınıfın mutabakatını temsil edeni etmeyeniyle devletin başına mülkün sahibi ve Allahın yeryüzündeki halifesi kimliğiyle Osmanlı soyundan birinin seçilmesi kuralı yürürlükteydi.
1923 Cumhuriyet devriminin en önemli kazanımı, iktidarı gökyüzünden yeryüzüne indirmesi, Osmanlı soyundan gelenlerden kurtarması, hilafet ve din temelli ideolojik belirlemeleri tasfiye etmesiydi. “Çankaya” payitahta ve müttefiki düvel-i muazzama’ya karşı başkaldıran Anadolu halklarının kendi kaderlerine sahip çıkma iradesinin simgesidir.
Ne var ki Çankaya’yı yeniden hırsız ve işbirlikçi köle ruhlu Osmanlı hayranlarının eline teslim eden ilk adım, Kurtuluş Savaşı’na katılan yurtsever halk güçlerinin, komünistlerin tasfiyesiyle atıldı. İzmir İktisat Kongresiyle sağlanan egemen sınıf mutabakatı, Kurtuluş Savaşı’nın karşısına aldığı bütün güçlerle yeniden uzlaşmasını ve Osmanlı’ya geri dönüşünü başlattı.
Cumhuriyeti yeniden ayağa kaldırmak isteyen yurtsever güçler, mücadeleye en başından başlamak, en başta yapılan ilk yanlışı düzeltmek, Mustafa Suphi ve yoldaşlarına karşı tarihsel özür borcunu ödetmek ve Çankaya zirvesini emekçi halka, işçi sınıfına, yoksul kürt köylülerine devrettirmek için harekete geçmelidir!
Çankaya’ya kim yakışır? Kurucu önderliğin tarihsel seçim ve burjuva yönelimlerini temsil edenlerin hiç biri! Mustafa Kemal’i tarihsel evrensel kimliğinden soyarak “Mustafa” kişisel kimliğine indirgeme çabasındaki uşak ruhlular, yeni bir “resmi tarih” yazımı peşinde koşanlar, Cumhuriyet’in kurucu önderliğiyle bütün bağlarını koparmak peşindedir, çünkü bu bağlar artık emperyalizme tam boy teslimiyetin engeli haline dönüşmüş, emperyalizm tarihsel saati 1920-1923 devriminin gerisine alma ve ülkeyi yeniden paylaşma iradesini Türkiye’nin bugünkü egemenlerine benimsetmiştir.
Bu saatten sonra Çankaya ancak alınteriyle, göz nuru ile kurtarılacak, eğer başarılabilirse, cumhuriyetin esir al bayrağı ancak sosyalist bir cumhuriyetin gönderinde dalgalanacaktır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin iktidar zirvesinde kimin oturacağı sorunu 20. yüzyıl boyunca hep kriz ve gerilimlere konu oldu. Mustafa Kemal ve onu izleyen İsmet İnönü’nün ulusal kurtuluş savaşındaki askeri ve siyasal önderliklerinden kaynaklanan doğal kurucu önder vasıfları bir yana, 1950’lerden beri bütün Cumhurbaşkanlığı seçimleri, seçilen kişinin seçildiği iktidar konumuna uygunluk derecesinin yönetici sınıf ve zümreler tarafından sorgulanmasıyla belirlenen çatışma ve krizlere yol açtı.
Aslında Osmanlı’da beri devam edegelen bir sorundur bu. Padişahın kim olacağına dair arayış ve seçimler, kardeş katline, suikast ve entrikalara, devlet gücünde bölünme ve iç savaşlara, saray darbelerine kadar açılan krizlere neden olmuştur. Sadece Osmanlı’ya özgü olduğu da söylenemez. Antik çağ devletlerinden Roma’ya, Bizans’tan günümüz devletlerine dek siyasal ve toplumsal akropolde oturacak kişinin yönetici sınıfın birliğini, egemenliğini ve mutabakatını temsil edemediği her durumda, kriz ve çatışma kazanları kaynamaya başlamıştır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin bugünkü sarsıntılı ve sallantılı seyrine dönersek, egemen sınıf ve zümrenin yönetememe krizine gebe, saatli bomba gibi patlamaya yakın bu gerilimin kaynağında hangi muharrik kuvvetler saklıdır?
Gerilim ve çatışmanın kaynağını burjuva yazarlar ve onların aklıyla solculuk yapmaya çalışanlar yanlış yerde arıyor. Siyasal kültürel özelliklerimize dair kültürel sosyoloji ve siyasal psikoloji esaslı açıklamalar (uzlaşma yeteneksizliği, kişisel hırs ve aşırılıklar, hoşgörü ve çoğulculuk eksikliği söylemleri), devlet iktidarına sahip seçkinlerle iktidara doğru yükselen Anadolu burjuvazisi ve halk arasındaki kültürel siyasal çatışmalara dair vülger Marksist yorumlar, anayasa hukukuna dair teknik sorunlar, militarist vesayet söylemleri, siyasal- toplumsal rejimin ideolojik krizi vs… merkezli açıklama çabaları sorunu içinden çıkılmaz ve anlaşılmaz hale getirmekten başka bir şeye yaramıyor.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerini bir kriz kaynağı haline getiren esas etken, yönetici sınıfın (türk burjuvazisinin) yönetme biçim ve doğrultusunun birliğini, egemenliğini ve mutabakatını temsil eden kişisel ve siyasal iradeyi seçmenin, türk kapitalizminin tarihsel ve toplumsal somut koşullarındaki zorluğudur. Dolayısıyla incelenmesi gereken, bu tarihsel ve toplumsal koşullardır.
MUSTAFA KEMAL’İN ÖNDERLİĞİ
Ulusal kurtuluş savaşı, askeri bürokrasi, Anadolu eşrafı ve tüccar zümreleri ile küçüklü büyüklü toprak sahipleri ittifakı elinde kazanıldı. Ezilen müslüman doğu halklarının, kürt yerel feodalitesinin ve dünyanın ilk işçi sınıfı devletinin desteği ve sempatisi gibi tarihte zor görülecek istisnai koşulları yan yana getiren bir müttefik çember bu zaferi kolaylaştırdı.
İki kritik gelişme, bu zaferin siyasal çerçevesini ve tarihsel çelişkilerle damgalı kaderini çizdi: Savaşın siyasal önderliğinden komünistlerin ve yoksul köylü-işçi güçlerinin tasfiye edilmesini simgeleyen Mustafa Suphi ve yoldaşlarının (15’lerin) katledilmesi ve İzmir İktisat Kongresi kararlarının çizdiği çerçeve dahilinde yeni rejimin iktisadi-siyasal tercihinin kapitalizm olarak belirlenmesi.
Büyük emperyalist güçler tarafından mevcut reel uluslararası güçler dengesi içinde Lozan antlaşmasıyla resmen tanınan askeri zaferin ilerletici rüzgarıyla Mustafa Kemal’in yeni Cumhuriyet rejiminin kurucu önderi olması kaçınılmazdı. Cumhuriyet’in ilanı, saltanatın ilgası, Osmanlı hükümdar ailesinin sürgüne zorlanması, hilafetin ilgası ve devlet ve toplumun yeniden inşasında laiklik ilkesinin benimsenmesi, dinsel eğitimi kaldıran ve çoklu eğitim yerine üniter eğitim-öğretim birliğini getiren, alfabe devrimi ve okuma yazma seferberliğini başlatan bir dizi toplumsal-siyasal-kültürel dönüşüm bu önderliğin işini kolaylaştırdı. Buna rağmen, savaşı kazanan egemen toplumsal ittifakın emperyalizmle uzlaşarak kapitalist yolu seçmesiyle ve eski Osmanlı egemen sınıf ve zümreler mutabakatının (İstanbul-İzmir-Adana komprador ve ticaret burjuvazilerinin, Çukurova ve Ege’deki büyük toprak sahiplerinin, kürt feodallerinin) zaferi kazanan safa dahil olmasıyla birlikte, yeni Cumhuriyet rejimi daha ilk adımda Osmanlı rejiminin restorasyonu eğilimiyle bütünleşmeye yöneldi. Mustafa Kemal’in ölümüne dek geçen ilk 15 yıl boyunca Cumhuriyet rejimi, kurucu önderliğin ilerici dönüşümlerle temsil edilen ancak eski Osmanlı egemenleriyle (paşalar, ittihatçılar, itilafçılar, mütareke basını, hilafet ve saltanat artıkları, kürt feodalleri) kah çatışan kah uzlaşan Kemalist dinamiği tarafından belirlendi.
İSMET İNÖNÜ’NÜN MİLLİ ŞEFLİĞİ
İsmet İnönü bu Kemalist dinamiği savaş yılları boyunca emperyalist güçlere daha fazla yanaşan, Sovyetler Birliği ile mesafesini açan ve ikili oynamakla birlikte daha çok Alman Nazi yanlısı doğrultuya yönelen bir akıma dönüştürdü. Kendisini bu yıllar içerisinde Milli Şef ilan etti. Saraçoğlu- Peker kabineleri ile askeri-faşist mihvere yakınlaşan bir siyasal rejim tesis etti. Irkçı ve Turancılarla kolkola girdi.
2. Büyük Paylaşım Savaşının seyri bir Alman zaferini mümkün ve yakın gösterdiği sürece İnönü önderliği yeni Cumhuriyetin ve savaş yıllarında devlet himayesinde semiren milli burjuvazinin-ordu bürokrasisinin-büyük toprak sahiplerinin-komprador ve ticaret burjuvazisinin-kürt feodallerinin ortak mutabakatını temsil edebildi.
2. Büyük Savaşta yanlış ata oynamaya meyletmiş ve sosyalizmin Avrupa’daki ve yakın coğrafyalardaki büyük askeri-siyasal zaferinden dehşete kapılmış türk egemen güçlerinin siyasal yönelimi, savaşın sonunda panik içinde Batı kampına iltica etmek biçimine dönüştü!
CELAL BAYAR’IN NEO-İTTİHATÇILIĞI
Yönetici siyasal zümre kendi içinde çatladı, DP ve Celal Bayar savaş sonrası koşullarına denk düşen iki partili bir rejim içinde, Cumhuriyetin kurucu önderliğinin ilk yıllarına siyaseten ve ideolojik olarak tamamen ters yönde adımlar atmaya başladı: NATO’ya girildi, ülke toprakları yabancı üslere açıldı, ordu bürokrasisi ABD-NATO denetimine sokuldu, Türk Ordusu ABD çıkarları için uzak diyarlarda savaşmaya gönderildi. Osmanlı’nın son yarım yüzyılına benzer biçimde borçlanma politikalarına dönüldü, hilafet ve saltanat artıklarına serbesti tanındı ve öğretim birliği-laiklik ilkeleri aşındırılarak dinsel eğitim modellerine dönüldü…
Eski İttihatçı Bayar’ın zirvesinde oturduğu Cumhuriyet’i kendi kuruluş çizgisine karşı düşmanca politikalara yöneltmesi, ordu alt orta kademelerinden, öğrenci gençlik ve kentli küçük burjuvaziden yükselen tepkilerin massedildiği 27 Mayıs askeri darbesiyle devrilmesine yol açtı.
EMEKLİ KOMUTANLARIN CUMHURBAŞKANLIĞI YILLARI
27 Mayıs her ne kadar toplumdan yükselen anti-emperyalist ve halkçı demokratik tepkilerin ordu tabanından ve gövdesinden güç alarak siyasal iktidarı değiştirmesine yol açsa da, ABD-NATO-türk burjuvazisi ordu ve devlet bürokrasisinin üzerindeki denetimini çalkantılı geçen 1960’lı yıllar boyunca yavaş yavaş sağladı. Bu yıllar boyunca Cumhurbaşkanlığı’na seçilen Cevdet Sunay ve Fahri Korutürk gibi emekli komutanlar, bu denetimi sağlamanın siyasal aracı oldular. Cevdet Sunay, 12 Mart faşizminin kolaylaştırıcısı olarak iş gören yetenekleri sınırlı bir siyasal kukla idi. Fahri Korutürk ise Cumhuriyetin ve toplumsal basınç altında kısıtlı demokratik açılım göstermiş siyasal rejimin ölüm fermanını tabutuna çivileme peşindeki faşist güçlerin siyasal korkuluğu vazifesini üstlenmişti.
Cumhurbaşkanlığı’na seçilen son emekli komutan, görevdeyken askeri darbe yapan, siyasal rejimi tepeden tırnağa faşist nitelikte imar eden, sonra kendini emekli edip tek aday olarak devletin zirvesine kurulup ülkenin 10 yılını kirleten, türk-islam sentezini benimsemiş Kenan Evren oldu.
SİVİL CUMHURBAŞKANLARI DÖNEMİ
12 Eylül cuntasının ekonomik serbestleştirme programının yöneticisi Turgut Özal, cunta lideri Evren’in tek aday olarak seçilmesini izleyen yıllarda Cumhurbaşkanı seçildi ve ülke ekonomisinin emperyalizm tarafından teslim alınması dönemini başlattı. Amerikancılığın 1960’lar ve 1970’ler boyunca hacıyatmaz temsilcisi Demirel 1980’ler ve 1990’lar boyunca da politik aktör olarak hizmetini sürdürdü, nihayet 1990’larda Cumhuriyet’in siyasal iktidar zirvesine o da çıktı. Demirel türk kapitalizminin mafyalaşmasına, çözülmesine, çürümesine açılan dönemi ismiyle temsil etti.
Yargı bürokrasisinden gelen Ahmet Necdet Sezer, 2000’lerin başında Cumhuriyet’in çözülme ve dağılma sürecine giden yolun açıcısı AKP-DSP-CHP-ANAP-MHP siyasetlerinin korkuluğu olarak 1970’lerdeki öncülü Fahri Korutürk’ü pek andıran bir rolü üstlendi. AKP kargaları tarladaki mısırları yemekle meşgulken Sezer kollarını açmış rüzgarda salınarak rolünü oynadı.
ABDULLAH GÜL’ÜN CUMHURBAŞKANLIĞI
Cumhuriyetin kuruluşunun 100. Yılına 15 yıl kala, Abdullah Gül’ün, bu yumuşak başlı ve akil adam maskeli “hard” şeriatçının Cumhurbaşkanlığına seçimi de aynı kavga-gürültü-gerilim ortamında tamamlandı. Abdullah Gül’ün seçimi, egemen sınıf ve zümreler arasında ülkenin nasıl yönetileceğine dair bir mutabakat eksiğini gösteriyordu. Bu mutabakat eksiği ülkenin felakete doğru sürüklenişinin “velev ki simgesi” olmuş tesettür üniformaları, devlet mallarının yağması, yolsuzluklar, etnik iç çatışmalar ve polis terörü eşliğinde gidişatını gösteriyor.
Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı’nı Çankaya’ya yakıştıramayan eski egemen zümre mutabakatından klasik kesim Kemalistler (1. ve 2. Cumhurbaşkanı devri özlemcileri), Gül’ün kadınla erkeği ve kendi ülkesiyle emperyalist büyük güçleri eşit saymayan anlayışını haklı olarak ama biraz gecikmiş biçimde farkediyorlar. Abdullah Gül’ün cariye edinir gibi eş edinme tarzı, eşinin 15 yaşında okulunu bıraktırıp başını örttürmesi, 30 yaşındaki egemen erkek konumundan hareketle yarı yaşındaki bir kız çocuğunu bu eş edinme biçiminin kadınları aşağılayıcı niteliği dikkatlerden kaçmıyor. Ezik-bağımlı-çocuk yaştaki kızın öğrenim hakkının çiğnenmesi ve okulunun bıraktırılması ile tesettüre sokulması arasındaki ilişki de görmezden gelinemez. Dahası, tesettürü benimserken ve okulunu bırakırken kocasının aklıyla davranan bu kadın, 15 yaşından beri devam edegelen ideolojik teslimiyetinin ve boyun eğmesinin devamı ve sonucu olarak, yine kocasının aklıyla okulundaki tesettür yasağına karşı bir emperyalist devletin mahkemesinde kendi devletini dava etmesiyle, emperyalizmin işbirlikçisi ve teslimiyetçi bir toplumsal kimliği dışavuruyor.
Abdullah Gül’ün mali suçlara, zimmete para geçirmeye eğilimli olduğunu düşündüren ve kamu malını gasp nedeniyle yargılanmasını gerektiren dosyalı bir mali suç şüphelisi olduğunu gösteren kanıtlar, bu kirlilikte ve ahlaksızlıkta bir kişiliğin Çankaya’ya yakıştırılmasının, Cumhuriyet rejiminin yaklaşan felaketinin son perdesine yakışıyor.
ÇANKAYA NEDEN BU DURUMA DÜŞTÜ?
Osmanlı zamanında devlet iktidarının zirvesi “payitaht” padişah soyuna mahsustu. Akıllısı, delisi, ilericisi, gericisi, egemen sınıfın mutabakatını temsil edeni etmeyeniyle devletin başına mülkün sahibi ve Allahın yeryüzündeki halifesi kimliğiyle Osmanlı soyundan birinin seçilmesi kuralı yürürlükteydi.
1923 Cumhuriyet devriminin en önemli kazanımı, iktidarı gökyüzünden yeryüzüne indirmesi, Osmanlı soyundan gelenlerden kurtarması, hilafet ve din temelli ideolojik belirlemeleri tasfiye etmesiydi. “Çankaya” payitahta ve müttefiki düvel-i muazzama’ya karşı başkaldıran Anadolu halklarının kendi kaderlerine sahip çıkma iradesinin simgesidir.
Ne var ki Çankaya’yı yeniden hırsız ve işbirlikçi köle ruhlu Osmanlı hayranlarının eline teslim eden ilk adım, Kurtuluş Savaşı’na katılan yurtsever halk güçlerinin, komünistlerin tasfiyesiyle atıldı. İzmir İktisat Kongresiyle sağlanan egemen sınıf mutabakatı, Kurtuluş Savaşı’nın karşısına aldığı bütün güçlerle yeniden uzlaşmasını ve Osmanlı’ya geri dönüşünü başlattı.
Cumhuriyeti yeniden ayağa kaldırmak isteyen yurtsever güçler, mücadeleye en başından başlamak, en başta yapılan ilk yanlışı düzeltmek, Mustafa Suphi ve yoldaşlarına karşı tarihsel özür borcunu ödetmek ve Çankaya zirvesini emekçi halka, işçi sınıfına, yoksul kürt köylülerine devrettirmek için harekete geçmelidir!
Çankaya’ya kim yakışır? Kurucu önderliğin tarihsel seçim ve burjuva yönelimlerini temsil edenlerin hiç biri! Mustafa Kemal’i tarihsel evrensel kimliğinden soyarak “Mustafa” kişisel kimliğine indirgeme çabasındaki uşak ruhlular, yeni bir “resmi tarih” yazımı peşinde koşanlar, Cumhuriyet’in kurucu önderliğiyle bütün bağlarını koparmak peşindedir, çünkü bu bağlar artık emperyalizme tam boy teslimiyetin engeli haline dönüşmüş, emperyalizm tarihsel saati 1920-1923 devriminin gerisine alma ve ülkeyi yeniden paylaşma iradesini Türkiye’nin bugünkü egemenlerine benimsetmiştir.
Bu saatten sonra Çankaya ancak alınteriyle, göz nuru ile kurtarılacak, eğer başarılabilirse, cumhuriyetin esir al bayrağı ancak sosyalist bir cumhuriyetin gönderinde dalgalanacaktır.
POLİTİK EKONOMİ İNCELEMELERİ 2
ÖZEL SİGORTA, SOSYAL GÜVENLİK İÇİN BİR ARAÇ OLABİLİR Mİ?
Kapitalist sömürü düzeni bir belirsizlikler, istikrarsızlıklar ve riskler düzenidir. Ekonomik ve sosyal krizler, ticari ve mali buhranlar, işsizlik, gelecek kaygısı, açlık, yoksulluk, hayat pahalılığı, işçilerin aşırı, ölesiye ve bedensel olarak tükenecek düzeyde çalıştırılması, eğitimsizlik, hastalıklar, ekolojik felaketler, çocukların, yaşlıların, sakatların ve kadınların sefaleti ve bakımsızlığı, kapitalizmin insanlık ve gezegen için bir risk düzeni olmasının göstergeleridir. Bu düzeni emeğiyle sırtında yaşatan ama bütün bu risklerin tahribatına ve çökertici etkisine maruz kalan işçi sınıfı ve emekçi kitleler, daha iyi bir hayat arayışında ilk ve yakın hedef olarak kapitalist bataklığın ürettiği risk ve belirsizliklerden korunmayı bu nedenle gözetir. Ekonomik bunalımların yükü, kriz ve belirsizliklerin ağırlığı ilk ve öncelikle alınteriyle hayatta kalmaya çalışan sınıfın omuzlarına yüklendiği için, bu risklerden korunmak hayat memat meselesidir. İşçi sınıfının ilk büyük ve toplu mücadelelerine, çalışma koşullarının düzeltilmesi, işsizliğe karşı korunmak, kadın ve çocuk emeğinin korunması, gelecek kaygısının azaltılması gibi talepler etrafında girişmesi buradan kaynaklanmıştır.
Sosyal güvenlik, işçiler için “hayatına sahip çıkmak” ve “gelecek güvencesi” demektir. Sosyal güvenlik hukuku başlığı altında ifade edilen kazanımlar, yani hastalık veya kaza sonucunda geçici veya kalıcı olarak işgöremezlik hallerinde geçim güvencesi, işsiz kalma durumunda geçim güvencesi, çalışma saatlerinin sınırlanması, ücretli dinlenme ve tatil hakkı, çocukların çalışma zorunluluğundan korunarak eğitimi hakkı, kadın emeğinin korunması, çocuk ve kadınların bakım ve destek hakkı, çalışan kuşakların yaşlılık dönemlerinde emeklilik hakkı, geçim ve gelir düzeyinden bağımsız olarak herkese eşit ve nitelikli eğitim ve sağlık hizmetine erişim hakkı, sağlıklı beslenme, uygar konut, eşit ve uygar ulaşım ve iletişim hakkı gibi başlıkların tamamını kapsar. Sosyal güvenlik hakları, sosyalist sistemde geniş ölçüde hayata geçebildi, kapitalist ülkelerde de işçi sınıfı hareketinin gücü ve etkinliği ölçüsünde uygulamaya ve yürürlükteki hukuka girebildi.
Son 30 yılda, sosyalizmin başlıca kalelerinde çözülmesi, kapitalist ülkelerde işçi sınıfı hareketinin gerilemesi ve gücünü yitirmesi sonrasında, sosyal güvenlik kazanımlarının bugün ülkemiz dahil bütün kapitalist ülkelerde ağır bir saldırıyla yüzyüze olduğu biliniyor. Kazançlarını muhafaza etme ve büyütme peşindeki sermaye ve mülk sahiplerinin sosyal güvenlik haklarına yönelik azgın ve yoğun saldırısı altında, önceki yüzyıl boyunca elde edilmiş bütün kazanımlarımız bir bir geri alınmak isteniyor. Kapitalist esaretin dizginsiz sömürü koşullarına boyun eğdirilmek tehlikesiyle yüzyüzeyiz.
AKP HÜKÜMETİ NE YAPMAK İSTİYOR?
1995’te belirlenen Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı stratejisi, sosyal güvenlik sisteminde özelleştirme, yabancı sermayeye açılma ve mevcut güvencelerin tasfiyesi hedeflerini hükümetlerin önüne koydu. Plan stratejisinin öngördüğü bütçe açığına bağlı enflasyonist baskının 1998 sonundan itibaren hem ödemeler dengesinde tıkanmaya yolaçtığı, hem de Avrupa Birliği’ne yönelik siyasal sürece engel haline geldiği koşullarda, iç ve dış rantiyeye borç ve faiz ödemelerinin sürekliliğini garanti edecek yeni bir IMF “istikrar paketi” doğrultusunda baskılar arttı. Bu koşullarda, ücret ödemelerinin ve sosyal güvenlik sistemi harcamalarının kısılması ve tasfiyesi için gerekli hesaplaşmaya güçlü girebilmek amacıyla seçimler erkene alındı, IMF pusuya yattı. Siyasal krizin baskısı altında 1999 seçimleri sonrasına kadar hiç bir hükümetin atamadığı adımları, antidemokratik seçim yasasından da faydalanarak “yeterli gücü” arkasında biriktiren MHP-DSP-ANAP koalisyonu attı ve emeklilik hakkını büyük ölçüde gasbeden yasa önerisini parlamentodan geçirdi. 2001 krizi arefesinde Ecevit hükümeti döneminde eski MHP’li bakan Yaşar Okuyan tarafından başlatılan ve AKP hükümeti döneminde hız kazanan sosyal güvenlik sistemine yönelik değişikliklerin temel yönü aynıdır ve başlıca esin kaynağı emperyalizmin ortağı büyük sermaye sahiplerinin üfürdüğü yalanlardır.
2001 krizi sonrasında sosyal güvenlik sistemine saldırının devamını AKP hükümetleri getirdi. Aklı fethedilmiş, kendine güveni zayıflamış, bölünmüş ve esir alınmış olduğu bugünkü koşullarda, Türkiye işçi sınıfı, emperyalist sermayeyle kolkola yürüyen AKP hükümeti tarafından, çocuklarımızın geleceğini çalan, kursağımızdaki lokmaya bile göz diken açgözlü bir taarruza maruz bırakılıyor. Saldırı birkaç koldan birden yürütülüyor: Birincisi, memleketin temel geçim araçları, temel sanayi kuruluşları emperyalist sermaye ve ortakları tarafından özelleştirilip yağmalanıyor, tarım çökertiliyor; ikincisi, yasal mevzuatta yer aldığı kadarıyla bile sosyal güvenlik hakları gasbediliyor; üçüncüsü, yoğun bir ideolojik kampanya eşliğinde bu operasyonlar, itiraz etmeye ve direnmeye aday tek güç olan işçi sınıfının zihninde meşru kılınmak isteniyor; dördüncüsü, baskı ve şiddet kullanımıyla itiraz eden sesler bastırılmaya çalışılıyor. Bu yazıda, saldırının işçi sınıfının bilincini fethetmeye dönük üçüncü boyutunu, meşrulaştırma amaçlı söylemleri, örnekler üzerinden ele alalım ve tartışalım.
SOSYAL GÜVENLİĞİ VE SAĞLIĞI ÖZELLEŞTİRME GİRİŞİMLERİ NASIL MEŞRULAŞTIRILMAK İSTENİYOR?
Sosyal güvenlik haklarının gasbedilmesini meşrulaştırma çabalarının amacı, direnmek isteyen işçi sınıfını içerden, kendi aklı ve zihni üzerinden teslim almaktır. Patron takımının avukatı siyaset esnafının, en başta da AKP’li politikacıların savundukları sermaye çıkarlarını perdelemeyi gözeten iki yüzlü çabalarının hangi demagojik söylemleri ve argümanları kullandıklarını göstermek zorundayız.
Birinci iddia, toplumun ortalama yaşam beklentisinin uzadığı, sosyal güvenlik sisteminin parasız kaldığı, ödemelerini yapacak kaynaklarının azalıp tükenmekte olduğu, dolayısıyla devlet bütçesi kaynaklarını kullanan bir “kara delik” haline geldiğidir.
İkinci iddia, sosyal güvenlik sisteminin toplumsal bir dayanışmayı temsil eden kamusal niteliği nedeniyle verimsiz ve niteliksiz kaldığı, bireysel üretkenliği teşvik etmeyip kösteklediği, işçileri gelecekleri için bireysel bir sorumluluk üstlenmekten caydırdığı iddiasıdır.
Üçüncü iddia, devlet tarafından sunulan sağlık hizmetlerinin ve devlet tarafından sunulan sosyal güvenlik hizmetinin verimsiz ve kaynakları israf eden özellikleriyle, niteliksiz ve yetersiz kaldığı, devlet bütçesi üzerinde yük teşkil ettiği, bu hizmetler özelleştirildiği ve birbirinden ayrılarak sunulduğu takdirde, hizmeti verenle alanın birbirini denetlemesi sayesinde hizmetlerin kalitesinin yükseleceği iddiasıdır.
Son olarak, sunulan hak ve hizmetlerin, eldeki olanaklarla bağdaşmadığı, dolayısıyla sosyal hak ve hizmetlerin kısıtlanmasının ve daraltılmasının daha uygun olacağı iddiasıdır.
İFLAS VE KARA DELİK SÖYLEMLERİ
Sosyal güvenlik sistemlerinin iflas ettiği ve kamu bütçe kaynaklarını tüketen bir “kara delik” haline gelmekte olduğu söylentisi, burjuva politik iktisadının yarattığı bir efsanedir. Bu efsane emperyalist merkezler için olduğu gibi Türkiye için de geçersizdir.
Efsanenin bir boyutu, sosyal güvenliğe bakış açısına dair temel varsayımların sınıf gözlüklerine göre farklı olmasıdır. Sermaye sahipleri için sosyal güvenliğe kamu bütçesinden pay ayrılması istenmeyen bir masraf kapısı iken işçi sınıfı için bu bir sosyal zorunluluktur. Sermayedar zümresi, işçi sınıfının hastalık, kaza, işgöremezlik, emeklilik ve yasal izin gibi durumlar için sosyal olarak garanti edilmiş gelir kaynaklarına sahip olmasını istemez, çünkü bu haklara sahip bir işçi sınıfı kaderini ve geleceğini patronların ve hükümetlerin iki dudağı arasından çıkacak sözlere ve kararlara esir bırakmaktan korunur. Sosyal olarak garanti edilmiş bir gelir kaynağı, işçi sınıfına patronlar karşısında güç ve özgürlük sağlar. Boyun eğdirilmesi zorlaşır. Şu halde kamu bütçesinden desteklenen sosyal güvenlik harcamaları politik bir tercih konusudur. Sosyal güvenlik fonları, kar- zarar hesabı yapılan, ödemeler dengesi bir işletme anlayışıyla ele alınan şirketler gibi düşünülemez. Nitekim AKP hükümetinin sözcüleri, sosyal güvenlik sisteminin ödemeler dengesindeki “açığı” sorgularken yüksek sesle ve cahil cesaretiyle konuşmakta, sıra hükümet bütçesinin ve Türkiye ekonomisinin ödemeler dengesi açığı konusuna geldiğinde ise hepsi karnından konuşmaktadır. Bu yaklaşım farkları, AKP’li siyaset esnafının hangi sınıfın gözlüğünü taktığını göstermeye yeter.
Sosyal güvenlik sistemi “açık” verse bile, bu “açık” hükümet bütçesinin ve Türkiye ekonomisinin faiz ödemelerinden, borçlanma açığından, ithalata ve yabancı sermaye girişlerine bağımlı üretim yapısından kaynaklanan özel sektör kaynaklı cari açıklarından, şişkin askeri bütçesinden ve sermayeye kaynak aktarmayı gözeten devlet harcamalarından daha büyük değildir. Sosyal güvenlik kurumlarına yapılan bütçe transferleri, bütçenin yarasına merhem olamayacak kadar ufaktır. Faiz ödemelerine hiç bir kısıtlama planlamayan hükümetlerin SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı’ndan bütçe katkısını esirgemeyi tartışması haksızdır. Bütçe açığının ve dolayısıyla enflasyonun kaynağında en büyük payın emperyalist rantiyeye yapılan faiz ödemelerine ait olduğu ortadadır; son yıllarda faiz ödemeleri kaleminin bütçe içindeki payı sosyal güvenlik kurumlarına yapılan transferlerin 5 ila 10 katını bulmaktadır. IMF ve hükümetler emeklinin hakkını faiz çıkarlarına kurban etme politikasının muhafızlığını yapmaktadır. Kaldı ki Türkiye’de sosyal güvenlik sisteminin mevcut haliyle devam ettirilmesi için yapılan bütçe kaynaklı transferler, bellibaşlı kapitalist ülkeler ortalamasının çok altındadır. Yapılan hesaplamalara göre, brüt ulusal yıllık gelirin yüzde birkaçı mertebesinde artırılacak bir destek, sistemi sürdürmek için yeterlidir.
Sosyal güvenlik sistemi içinde yeralan fonların zarar ettiğine dair söylemin es geçtiği bir başka boyut, bu fonların geçmişte yıllar boyunca patronlar ve devlet için ucuz kredi ve sermaye kaynağı olarak yağmalanmış olmasıdır. Bunun son örneği İşsizlik Sigortası Fonu’nda biriken tutarın GAP projesinin finansmanı için kullanılmasına yönelik AKP hükümeti kararıdır. Sermaye temsilcilerinin son günlerde derinleşen kriz ortamında fonda biriken paraların ucuz kredi kaynağı olarak kullandırılması talebi de aynı yönde bir örnektir. Sosyal güvenlik sisteminin “açığı” olarak gösterilen ödemeler dengesi “probleminin” istihdam yaratamayan, kayıtlı sigortalı işçi çalıştırılmasına yanaşmayan, sigorta primlerini ödemekten kaçınan patronların ve Sosyal Güvenlik Kurumlarının sırtına yasal yükümlülükleri olmayan ödemeleri yükleyen hükümet politikalarının rolü de unutulmamalıdır. Nihayet sosyal güvenlik fonlarının kimisi “açık” verirken kimisi de fazla vermektedir, fonların birbirinden ayrı tutulmasını gözeten hükümet politikaları yerine, “fazla” veren fonların “açık” veren fonları desteklemesi amacıyla sosyal güvenlik sisteminin bir bütün olarak ele alınması gerekir; oysa hükümet politikaları fonları birbirinden yalıtarak ele almakta, sağlık, emeklilik ve işsizlik gibi fonların ortak bir sosyal güvenlik hedefine yönelik birleşik işleyişini engellemektedir.
Sosyal güvenliğin düşmanları, “kriz” söylemini esas olarak panik yaratmak ve sosyal güvenliği özelleştirilmesini meşru göstermek için kullanıyor. Oysa sosyal güvenliğin sağlanması, ulusun emekçi çoğunluğunu ilgilendiren bir meseledir. Gerekçesi sosyal fonların prim kesintilerinden sağlanan gelirleriyle yükümlülükleri arasındaki ödemeler dengesinin sağlanması değil, sosyal adaletin sağlanmasıdır. Politik tercih sosyal adalet ilkesini gözetme yönünde yapıldığı takdirde, hükümet bütçesi veya özel sektör açıkları için söz konusu edilmeyen kendine yeterlilik koşulu, sosyal güvenlik sisteminden beklenemez. Ücret bordroları üzerinden yapılan prim kesintileri eğer sosyal güvenlik ödemelerini karşılamakta yetersiz kalıyorsa, bu durum, ulusu temsil iddiasındaki bir hükümeti, ulusun alınteriyle yaşayan çoğunluğunun sağlık ve emeklilik gibi haklarına ilişkin sorumluluklarından azade kılamaz. Bunu yapmaya yeltenecek bir hükümet ise ulusal iradeyi temsil iddiasını koruyamaz.
ÖZEL SİGORTALAR SOSYAL GÜVENLİK İÇİN BİR ARAÇ OLABİLİR Mİ?
AKP hükümetinin, sunulan hak ve hizmetlerin eldeki olanaklarla bağdaşmadığı, dolayısıyla kısıtlanmasının daha uygun olacağı iddiasından hareketle, mevcut sosyal güvenlik sisteminin yükümlülüklerini sigortalılar tarafından yararlanılamaz yönde değiştirdiği biliniyor. Bu değişikliklerin gerekçeleri, sosyal güvenlik sisteminin toplumsal bir dayanışmayı temsil eden kamusal niteliği nedeniyle verimsiz ve niteliksiz kaldığı, bireysel üretkenliği teşvik etmeyip kösteklediği, işçileri gelecekleri için bireysel bir sorumluluk üstlenmekten caydırdığı ve devlet tarafından sunulan sağlık hizmetlerinin ve devlet tarafından sunulan sosyal güvenlik hizmetinin verimsiz ve kaynakları israf eden özellikleriyle, niteliksiz ve yetersiz kaldığı, devlet bütçesi üzerinde yük teşkil ettiği, bu hizmetler özelleştirildiği ve birbirinden ayrılarak sunulduğu takdirde, hizmeti verenle alanın birbirini denetlemesi sayesinde hizmetlerin kalitesinin yükseleceği iddialarına dayandırılıyor.
Kullanılamaz hale gelen ve kamusal niteliğinin içi boşaltılan sosyal güvenlik sisteminin yerine önerilen çözümler, özel emeklilik, özel hastanecilik, özel sağlık sigortalarıdır. Sermayenin vazettiği, AKP’nin istekle parlatıp pazarlamaya çalıştığı bu sözde çözümler, işlemez duruma getirilen ve yetersiz bırakılan kamusal çözümlerden işçileri uzaklaştırmayı amaçlıyor. Azalan ve erişilmesi zorlaşan emeklilik maaşları, çökertilen ve işlemez hale getirilen devlet ve SSK hastaneleri karşısında genel ve özel sağlık sigortası, bireysel emeklilik sigortası, sosyal güvenlik için bir araç olabilir mi?
Özel sigortacılık, bir tür gelecek için kişisel tasarruf yöntemidir. Sosyal güvenliğin gelişimi bakımından tarihsel olarak çağını doldurmuş ve geride kalmış bir modeldir. Günümüz kapitalizminde çalışan yığınların, emeklilik, hastalık, kaza, ölüm, maluliyet, analık gibi temel risklerini sadece özel sigortacılık ile güvence altına alan tek bir ülke mevcut değildir. Özel emeklilik sadece üst düzeyde geliri olup buna uygun düzeyde tasarruf edebilenler için geçici olarak ve bazen anlamlı olabilir, düşük maaşlı işçiler için ise gelecekteki işgüçlerinin bugünden sömürülmesinden başka bir şey değildir. Özel emeklilik sigorta şirketleri ve fonlarının yöneticileri, bu birikimler üzerinden birikim sahibinden daha fazla kazanmaktadır.
Bireysel emeklilik denilen sistemin özelliği, ücret bordroları üzerinden yapılan prim kesintilerinin bireysel hesaplarda toplanmasıdır. Daha önceden olduğu gibi sosyal bir fonda toplanarak ihtiyacı olanlara dağıtılması yerine bu sistemde her bireyin kendi fonu bağımsız olarak işletilir. Yani bireysel emeklilik sistemi aslında bir sosyal güvenlik sistemi değil, her koyunun kendi bacağından asıldığı bir bireysel tasarruf sistemidir. Bireysel sistemde, işçilerin çalışma yılları boyunca yaptığı tasarrufların emeklilik yıllarında gelir kaynağı olması ilkesi gözetilir. Bireysel hesapta biriken fonlar borsa ve piyasada değerlendirilerek, sosyal fonlardan daha yüksek bir emeklilik maaşı getirisi temin edeceği varsayılır. Daha çok tasarruf yapabilenlerin, daha çok prim kesintisiyle daha yüksek emeklilik maaşı elde edebileceği varsayılır. Ancak gerçekler, anlatılanların yakınından bile geçmez.
Bireysel emeklilik sigortası her şeyden önce pahalı bir sistemdir. Fonların yönetimi, işletilmesi kamu sistemlerinden en az 10 kat daha pahalıya malolur. Sigorta şirketlerinin üst yönetimleri, pazarlama ve yönetim bölümleri, borsa ve piyasa aktörleri bu fonlar üzerinden büyük paralar kazanacaktır. Bu pahalı sisteme prim ödeyebilecek düzeyde ücret alan işçiler, ABD’de bile tüm işçilerin %10’u kadardır. Yani düşük ücretli işçilerin bu sisteme prim ödemeleri ve dahil olmaları güçtür, düşük primle dahil olmaları ise emekli maaşında yükselme beklentilerini düşürür. Kaldı ki, kapitalist ekonominin iniş çıkışlı işleyişi içerisinde işçilerin düzenli ve istikrarlı bir gelire uzun yıllar sahip olmaları zayıf bir olasılıktır, aradaki kesinti ve işsizlik dönemleri prim ödemelerini aksatacak, emeklilik geliri kayıplarına yol açacaktır. Herşey yolunda gitse bile, kapitalist ekonominin sık görülen kriz dönemlerinde bireysel emeklilik fonları zarar edebilecektir. Hatta bazen emekli maaşları için ayrılan fonları piyasada spekülasyon için kullanan sigorta şirketlerinin iflas etmesi yüzünden bireysel emeklilik fonlarının battığı da bilinmektedir. Bu riskleri bir yana, bireysel emeklilik sistemleri, kamu sigorta sistemlerinden farklı olarak çalışanların eş ve çocuklarına, bakmakla yükümlü oldukları aile üyelerine ödeme yapmaz, sigortalılara emekli maaşı ödemelerinde sosyal adalet ilkesine uygun bir eşitlik anlayışıyla hareket etmez. Bireysel emeklilik sigortaları, sosyal sigortalarda mevcut emeklilik sistemlerinin yetersiz fonlanması problemine çözüm olamaz. Sosyal emeklilik programlarına devlet bütçesinden yeterli bir kaynak ayrılması, sosyal adaleti gözeten bir politik tercihe dayanacak tek çözüm yoludur.
Sosyal güvenlik sisteminin sağlık ve hastalık sigortaları kanadındaki gerçekler, emeklilik bacağından farklı değildir. AKP hükümetinin çökerttiği kamu sağlık hizmetleri yerine özel sağlık kuruluşlarını geçirmek, düşük ücretli yoksulları yetersiz ve asgari düzeyde sağlık güvenceleri veren genel sağlık sigortasına bağlamak, daha yüksek ücretlilere ise cepten veya özel sağlık sigortası önermek esaslarına dayanan politikası, çıkmaz bir sokaktır. Bir defa sistem tıpkı özel emeklilik sigortası gibi ve benzer nedenlerle pahalıdır. Sağlık sigortasında özel poliçeleri satın almaya yönelme oranı, ABD’de bile işçilerin ufak bir azınlığının tercihi olmuştur. Türkiye’de özel sağlık sigortalarının büyük bir taban oluşturma şansı yoktur. Kaldı ki AKP’nin önerdiği GSS (Genel Sağlık Sigortası) modeli olsun, Özel Sağlık Sigortaları olsun gerçek anlamda bir sağlık güvencesi sistemi oluşturmaktan fersah fersah uzaktadır. GSS modeli, sunduğu teminat kapsamı bakımından son derece kısıtlı, ilerde daha da kısıtlanmaya açık, güvencelerinde önemli boşluklar olan bir modeldir, gerçek bir sosyal sigorta sistemi bile sayılamaz. Parası olanın cepten yapacağı ödemelerle sağlık hizmetine erişebileceği, parası olamayanın ise sağlık hizmetinden yoksun kalacağı bu sistemin işlemesi de çok pahalıya malolacaktır, çünkü sağlık hizmetleri de özelleştirilmiştir. Özel ilaç tekelleriyle birlikte özel hastane tekelleri kısa bir süre içinde GSS sisteminde ücret bordrolarından yapılan prim kesintileriyle biriken fonların yağmalanmasına ve prim kesintilerinin 10 katı yükseltilmesine yol açacak, işlerin iyi gittiği dönemde işçilerine grup özel sağlık sigortası yapan firmalar bundan vazgçecek, teminat kapsamını daraltmayı seçecektir.
GSS sisteminin bugünden açıkça görünür olan iflasını önlemek için hükümet ve sağlık patronları, sistem içinde çalışmaya çekilen sağlık emekçilerinin ücretlerini kısmaya dönük bir politika izleyecektir. En yoksullara yönelik ikinci sınıf yetersiz hizmet vermek üzere çalıştırılacak devlet hastaneleri de sağlık işkolunda çalışanların ücretlerini baskı altında tutmaya ve en yoksullara görünüşte bir sağlık hizmeti veriliyor izlenimi yaratmaya dönük çalışacaktır.
Özel sağlık sigortasının, patronlara işçiler üzerinde vesayet kurma olanağı tanıdığı, işçiler için bir sosyal hak olarak görülmediği, tersine işçileri denetlemenin bir aracı olduğu bilinmektedir. Özel sağlık sigortaları, sosyal güvence arayışının özel şirketler tarafından ticari istismar aracı olarak piyasa malı haline getirilmesidir, GSS ise yokolan sosyal sağlık güvencesinin üzerine örtülen bir şaldır. Ne GSS ne de özel sağlık sigortaları, kamusal güvencelere dayanan ve devlet tarafından sunulan sağlık sistemlerinden farklı olarak, sosyal adalet ilkesine uygun bir eşitlik anlayışıyla hareket edebilir. GSS ve özel sağlık sigortaları, mevcut sistemlerinin ödemeler açığı problemine çözüm olamaz. Özel hastanecilik ise devlet tarafından sunulacak ulusal düzeyde bütünleşmiş bir sağlık hizmetinin yerini alamaz. Sağlık hizmetlerinin ve ilaç endüstrisinin ülke çapında devletleştirilmesi ve herkese eşit, nitelikli, erişilebilir bir sağlık hizmetinin sosyal olarak garanti edilmesi, sağlık hizmetlerine devlet bütçesinden yeterli bir kaynak ayrılması, sosyal adaleti gözeten bir politik tercihe dayanacak tek çözüm yoludur.
Kapitalist sömürü düzeni bir belirsizlikler, istikrarsızlıklar ve riskler düzenidir. Ekonomik ve sosyal krizler, ticari ve mali buhranlar, işsizlik, gelecek kaygısı, açlık, yoksulluk, hayat pahalılığı, işçilerin aşırı, ölesiye ve bedensel olarak tükenecek düzeyde çalıştırılması, eğitimsizlik, hastalıklar, ekolojik felaketler, çocukların, yaşlıların, sakatların ve kadınların sefaleti ve bakımsızlığı, kapitalizmin insanlık ve gezegen için bir risk düzeni olmasının göstergeleridir. Bu düzeni emeğiyle sırtında yaşatan ama bütün bu risklerin tahribatına ve çökertici etkisine maruz kalan işçi sınıfı ve emekçi kitleler, daha iyi bir hayat arayışında ilk ve yakın hedef olarak kapitalist bataklığın ürettiği risk ve belirsizliklerden korunmayı bu nedenle gözetir. Ekonomik bunalımların yükü, kriz ve belirsizliklerin ağırlığı ilk ve öncelikle alınteriyle hayatta kalmaya çalışan sınıfın omuzlarına yüklendiği için, bu risklerden korunmak hayat memat meselesidir. İşçi sınıfının ilk büyük ve toplu mücadelelerine, çalışma koşullarının düzeltilmesi, işsizliğe karşı korunmak, kadın ve çocuk emeğinin korunması, gelecek kaygısının azaltılması gibi talepler etrafında girişmesi buradan kaynaklanmıştır.
Sosyal güvenlik, işçiler için “hayatına sahip çıkmak” ve “gelecek güvencesi” demektir. Sosyal güvenlik hukuku başlığı altında ifade edilen kazanımlar, yani hastalık veya kaza sonucunda geçici veya kalıcı olarak işgöremezlik hallerinde geçim güvencesi, işsiz kalma durumunda geçim güvencesi, çalışma saatlerinin sınırlanması, ücretli dinlenme ve tatil hakkı, çocukların çalışma zorunluluğundan korunarak eğitimi hakkı, kadın emeğinin korunması, çocuk ve kadınların bakım ve destek hakkı, çalışan kuşakların yaşlılık dönemlerinde emeklilik hakkı, geçim ve gelir düzeyinden bağımsız olarak herkese eşit ve nitelikli eğitim ve sağlık hizmetine erişim hakkı, sağlıklı beslenme, uygar konut, eşit ve uygar ulaşım ve iletişim hakkı gibi başlıkların tamamını kapsar. Sosyal güvenlik hakları, sosyalist sistemde geniş ölçüde hayata geçebildi, kapitalist ülkelerde de işçi sınıfı hareketinin gücü ve etkinliği ölçüsünde uygulamaya ve yürürlükteki hukuka girebildi.
Son 30 yılda, sosyalizmin başlıca kalelerinde çözülmesi, kapitalist ülkelerde işçi sınıfı hareketinin gerilemesi ve gücünü yitirmesi sonrasında, sosyal güvenlik kazanımlarının bugün ülkemiz dahil bütün kapitalist ülkelerde ağır bir saldırıyla yüzyüze olduğu biliniyor. Kazançlarını muhafaza etme ve büyütme peşindeki sermaye ve mülk sahiplerinin sosyal güvenlik haklarına yönelik azgın ve yoğun saldırısı altında, önceki yüzyıl boyunca elde edilmiş bütün kazanımlarımız bir bir geri alınmak isteniyor. Kapitalist esaretin dizginsiz sömürü koşullarına boyun eğdirilmek tehlikesiyle yüzyüzeyiz.
AKP HÜKÜMETİ NE YAPMAK İSTİYOR?
1995’te belirlenen Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı stratejisi, sosyal güvenlik sisteminde özelleştirme, yabancı sermayeye açılma ve mevcut güvencelerin tasfiyesi hedeflerini hükümetlerin önüne koydu. Plan stratejisinin öngördüğü bütçe açığına bağlı enflasyonist baskının 1998 sonundan itibaren hem ödemeler dengesinde tıkanmaya yolaçtığı, hem de Avrupa Birliği’ne yönelik siyasal sürece engel haline geldiği koşullarda, iç ve dış rantiyeye borç ve faiz ödemelerinin sürekliliğini garanti edecek yeni bir IMF “istikrar paketi” doğrultusunda baskılar arttı. Bu koşullarda, ücret ödemelerinin ve sosyal güvenlik sistemi harcamalarının kısılması ve tasfiyesi için gerekli hesaplaşmaya güçlü girebilmek amacıyla seçimler erkene alındı, IMF pusuya yattı. Siyasal krizin baskısı altında 1999 seçimleri sonrasına kadar hiç bir hükümetin atamadığı adımları, antidemokratik seçim yasasından da faydalanarak “yeterli gücü” arkasında biriktiren MHP-DSP-ANAP koalisyonu attı ve emeklilik hakkını büyük ölçüde gasbeden yasa önerisini parlamentodan geçirdi. 2001 krizi arefesinde Ecevit hükümeti döneminde eski MHP’li bakan Yaşar Okuyan tarafından başlatılan ve AKP hükümeti döneminde hız kazanan sosyal güvenlik sistemine yönelik değişikliklerin temel yönü aynıdır ve başlıca esin kaynağı emperyalizmin ortağı büyük sermaye sahiplerinin üfürdüğü yalanlardır.
2001 krizi sonrasında sosyal güvenlik sistemine saldırının devamını AKP hükümetleri getirdi. Aklı fethedilmiş, kendine güveni zayıflamış, bölünmüş ve esir alınmış olduğu bugünkü koşullarda, Türkiye işçi sınıfı, emperyalist sermayeyle kolkola yürüyen AKP hükümeti tarafından, çocuklarımızın geleceğini çalan, kursağımızdaki lokmaya bile göz diken açgözlü bir taarruza maruz bırakılıyor. Saldırı birkaç koldan birden yürütülüyor: Birincisi, memleketin temel geçim araçları, temel sanayi kuruluşları emperyalist sermaye ve ortakları tarafından özelleştirilip yağmalanıyor, tarım çökertiliyor; ikincisi, yasal mevzuatta yer aldığı kadarıyla bile sosyal güvenlik hakları gasbediliyor; üçüncüsü, yoğun bir ideolojik kampanya eşliğinde bu operasyonlar, itiraz etmeye ve direnmeye aday tek güç olan işçi sınıfının zihninde meşru kılınmak isteniyor; dördüncüsü, baskı ve şiddet kullanımıyla itiraz eden sesler bastırılmaya çalışılıyor. Bu yazıda, saldırının işçi sınıfının bilincini fethetmeye dönük üçüncü boyutunu, meşrulaştırma amaçlı söylemleri, örnekler üzerinden ele alalım ve tartışalım.
SOSYAL GÜVENLİĞİ VE SAĞLIĞI ÖZELLEŞTİRME GİRİŞİMLERİ NASIL MEŞRULAŞTIRILMAK İSTENİYOR?
Sosyal güvenlik haklarının gasbedilmesini meşrulaştırma çabalarının amacı, direnmek isteyen işçi sınıfını içerden, kendi aklı ve zihni üzerinden teslim almaktır. Patron takımının avukatı siyaset esnafının, en başta da AKP’li politikacıların savundukları sermaye çıkarlarını perdelemeyi gözeten iki yüzlü çabalarının hangi demagojik söylemleri ve argümanları kullandıklarını göstermek zorundayız.
Birinci iddia, toplumun ortalama yaşam beklentisinin uzadığı, sosyal güvenlik sisteminin parasız kaldığı, ödemelerini yapacak kaynaklarının azalıp tükenmekte olduğu, dolayısıyla devlet bütçesi kaynaklarını kullanan bir “kara delik” haline geldiğidir.
İkinci iddia, sosyal güvenlik sisteminin toplumsal bir dayanışmayı temsil eden kamusal niteliği nedeniyle verimsiz ve niteliksiz kaldığı, bireysel üretkenliği teşvik etmeyip kösteklediği, işçileri gelecekleri için bireysel bir sorumluluk üstlenmekten caydırdığı iddiasıdır.
Üçüncü iddia, devlet tarafından sunulan sağlık hizmetlerinin ve devlet tarafından sunulan sosyal güvenlik hizmetinin verimsiz ve kaynakları israf eden özellikleriyle, niteliksiz ve yetersiz kaldığı, devlet bütçesi üzerinde yük teşkil ettiği, bu hizmetler özelleştirildiği ve birbirinden ayrılarak sunulduğu takdirde, hizmeti verenle alanın birbirini denetlemesi sayesinde hizmetlerin kalitesinin yükseleceği iddiasıdır.
Son olarak, sunulan hak ve hizmetlerin, eldeki olanaklarla bağdaşmadığı, dolayısıyla sosyal hak ve hizmetlerin kısıtlanmasının ve daraltılmasının daha uygun olacağı iddiasıdır.
İFLAS VE KARA DELİK SÖYLEMLERİ
Sosyal güvenlik sistemlerinin iflas ettiği ve kamu bütçe kaynaklarını tüketen bir “kara delik” haline gelmekte olduğu söylentisi, burjuva politik iktisadının yarattığı bir efsanedir. Bu efsane emperyalist merkezler için olduğu gibi Türkiye için de geçersizdir.
Efsanenin bir boyutu, sosyal güvenliğe bakış açısına dair temel varsayımların sınıf gözlüklerine göre farklı olmasıdır. Sermaye sahipleri için sosyal güvenliğe kamu bütçesinden pay ayrılması istenmeyen bir masraf kapısı iken işçi sınıfı için bu bir sosyal zorunluluktur. Sermayedar zümresi, işçi sınıfının hastalık, kaza, işgöremezlik, emeklilik ve yasal izin gibi durumlar için sosyal olarak garanti edilmiş gelir kaynaklarına sahip olmasını istemez, çünkü bu haklara sahip bir işçi sınıfı kaderini ve geleceğini patronların ve hükümetlerin iki dudağı arasından çıkacak sözlere ve kararlara esir bırakmaktan korunur. Sosyal olarak garanti edilmiş bir gelir kaynağı, işçi sınıfına patronlar karşısında güç ve özgürlük sağlar. Boyun eğdirilmesi zorlaşır. Şu halde kamu bütçesinden desteklenen sosyal güvenlik harcamaları politik bir tercih konusudur. Sosyal güvenlik fonları, kar- zarar hesabı yapılan, ödemeler dengesi bir işletme anlayışıyla ele alınan şirketler gibi düşünülemez. Nitekim AKP hükümetinin sözcüleri, sosyal güvenlik sisteminin ödemeler dengesindeki “açığı” sorgularken yüksek sesle ve cahil cesaretiyle konuşmakta, sıra hükümet bütçesinin ve Türkiye ekonomisinin ödemeler dengesi açığı konusuna geldiğinde ise hepsi karnından konuşmaktadır. Bu yaklaşım farkları, AKP’li siyaset esnafının hangi sınıfın gözlüğünü taktığını göstermeye yeter.
Sosyal güvenlik sistemi “açık” verse bile, bu “açık” hükümet bütçesinin ve Türkiye ekonomisinin faiz ödemelerinden, borçlanma açığından, ithalata ve yabancı sermaye girişlerine bağımlı üretim yapısından kaynaklanan özel sektör kaynaklı cari açıklarından, şişkin askeri bütçesinden ve sermayeye kaynak aktarmayı gözeten devlet harcamalarından daha büyük değildir. Sosyal güvenlik kurumlarına yapılan bütçe transferleri, bütçenin yarasına merhem olamayacak kadar ufaktır. Faiz ödemelerine hiç bir kısıtlama planlamayan hükümetlerin SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı’ndan bütçe katkısını esirgemeyi tartışması haksızdır. Bütçe açığının ve dolayısıyla enflasyonun kaynağında en büyük payın emperyalist rantiyeye yapılan faiz ödemelerine ait olduğu ortadadır; son yıllarda faiz ödemeleri kaleminin bütçe içindeki payı sosyal güvenlik kurumlarına yapılan transferlerin 5 ila 10 katını bulmaktadır. IMF ve hükümetler emeklinin hakkını faiz çıkarlarına kurban etme politikasının muhafızlığını yapmaktadır. Kaldı ki Türkiye’de sosyal güvenlik sisteminin mevcut haliyle devam ettirilmesi için yapılan bütçe kaynaklı transferler, bellibaşlı kapitalist ülkeler ortalamasının çok altındadır. Yapılan hesaplamalara göre, brüt ulusal yıllık gelirin yüzde birkaçı mertebesinde artırılacak bir destek, sistemi sürdürmek için yeterlidir.
Sosyal güvenlik sistemi içinde yeralan fonların zarar ettiğine dair söylemin es geçtiği bir başka boyut, bu fonların geçmişte yıllar boyunca patronlar ve devlet için ucuz kredi ve sermaye kaynağı olarak yağmalanmış olmasıdır. Bunun son örneği İşsizlik Sigortası Fonu’nda biriken tutarın GAP projesinin finansmanı için kullanılmasına yönelik AKP hükümeti kararıdır. Sermaye temsilcilerinin son günlerde derinleşen kriz ortamında fonda biriken paraların ucuz kredi kaynağı olarak kullandırılması talebi de aynı yönde bir örnektir. Sosyal güvenlik sisteminin “açığı” olarak gösterilen ödemeler dengesi “probleminin” istihdam yaratamayan, kayıtlı sigortalı işçi çalıştırılmasına yanaşmayan, sigorta primlerini ödemekten kaçınan patronların ve Sosyal Güvenlik Kurumlarının sırtına yasal yükümlülükleri olmayan ödemeleri yükleyen hükümet politikalarının rolü de unutulmamalıdır. Nihayet sosyal güvenlik fonlarının kimisi “açık” verirken kimisi de fazla vermektedir, fonların birbirinden ayrı tutulmasını gözeten hükümet politikaları yerine, “fazla” veren fonların “açık” veren fonları desteklemesi amacıyla sosyal güvenlik sisteminin bir bütün olarak ele alınması gerekir; oysa hükümet politikaları fonları birbirinden yalıtarak ele almakta, sağlık, emeklilik ve işsizlik gibi fonların ortak bir sosyal güvenlik hedefine yönelik birleşik işleyişini engellemektedir.
Sosyal güvenliğin düşmanları, “kriz” söylemini esas olarak panik yaratmak ve sosyal güvenliği özelleştirilmesini meşru göstermek için kullanıyor. Oysa sosyal güvenliğin sağlanması, ulusun emekçi çoğunluğunu ilgilendiren bir meseledir. Gerekçesi sosyal fonların prim kesintilerinden sağlanan gelirleriyle yükümlülükleri arasındaki ödemeler dengesinin sağlanması değil, sosyal adaletin sağlanmasıdır. Politik tercih sosyal adalet ilkesini gözetme yönünde yapıldığı takdirde, hükümet bütçesi veya özel sektör açıkları için söz konusu edilmeyen kendine yeterlilik koşulu, sosyal güvenlik sisteminden beklenemez. Ücret bordroları üzerinden yapılan prim kesintileri eğer sosyal güvenlik ödemelerini karşılamakta yetersiz kalıyorsa, bu durum, ulusu temsil iddiasındaki bir hükümeti, ulusun alınteriyle yaşayan çoğunluğunun sağlık ve emeklilik gibi haklarına ilişkin sorumluluklarından azade kılamaz. Bunu yapmaya yeltenecek bir hükümet ise ulusal iradeyi temsil iddiasını koruyamaz.
ÖZEL SİGORTALAR SOSYAL GÜVENLİK İÇİN BİR ARAÇ OLABİLİR Mİ?
AKP hükümetinin, sunulan hak ve hizmetlerin eldeki olanaklarla bağdaşmadığı, dolayısıyla kısıtlanmasının daha uygun olacağı iddiasından hareketle, mevcut sosyal güvenlik sisteminin yükümlülüklerini sigortalılar tarafından yararlanılamaz yönde değiştirdiği biliniyor. Bu değişikliklerin gerekçeleri, sosyal güvenlik sisteminin toplumsal bir dayanışmayı temsil eden kamusal niteliği nedeniyle verimsiz ve niteliksiz kaldığı, bireysel üretkenliği teşvik etmeyip kösteklediği, işçileri gelecekleri için bireysel bir sorumluluk üstlenmekten caydırdığı ve devlet tarafından sunulan sağlık hizmetlerinin ve devlet tarafından sunulan sosyal güvenlik hizmetinin verimsiz ve kaynakları israf eden özellikleriyle, niteliksiz ve yetersiz kaldığı, devlet bütçesi üzerinde yük teşkil ettiği, bu hizmetler özelleştirildiği ve birbirinden ayrılarak sunulduğu takdirde, hizmeti verenle alanın birbirini denetlemesi sayesinde hizmetlerin kalitesinin yükseleceği iddialarına dayandırılıyor.
Kullanılamaz hale gelen ve kamusal niteliğinin içi boşaltılan sosyal güvenlik sisteminin yerine önerilen çözümler, özel emeklilik, özel hastanecilik, özel sağlık sigortalarıdır. Sermayenin vazettiği, AKP’nin istekle parlatıp pazarlamaya çalıştığı bu sözde çözümler, işlemez duruma getirilen ve yetersiz bırakılan kamusal çözümlerden işçileri uzaklaştırmayı amaçlıyor. Azalan ve erişilmesi zorlaşan emeklilik maaşları, çökertilen ve işlemez hale getirilen devlet ve SSK hastaneleri karşısında genel ve özel sağlık sigortası, bireysel emeklilik sigortası, sosyal güvenlik için bir araç olabilir mi?
Özel sigortacılık, bir tür gelecek için kişisel tasarruf yöntemidir. Sosyal güvenliğin gelişimi bakımından tarihsel olarak çağını doldurmuş ve geride kalmış bir modeldir. Günümüz kapitalizminde çalışan yığınların, emeklilik, hastalık, kaza, ölüm, maluliyet, analık gibi temel risklerini sadece özel sigortacılık ile güvence altına alan tek bir ülke mevcut değildir. Özel emeklilik sadece üst düzeyde geliri olup buna uygun düzeyde tasarruf edebilenler için geçici olarak ve bazen anlamlı olabilir, düşük maaşlı işçiler için ise gelecekteki işgüçlerinin bugünden sömürülmesinden başka bir şey değildir. Özel emeklilik sigorta şirketleri ve fonlarının yöneticileri, bu birikimler üzerinden birikim sahibinden daha fazla kazanmaktadır.
Bireysel emeklilik denilen sistemin özelliği, ücret bordroları üzerinden yapılan prim kesintilerinin bireysel hesaplarda toplanmasıdır. Daha önceden olduğu gibi sosyal bir fonda toplanarak ihtiyacı olanlara dağıtılması yerine bu sistemde her bireyin kendi fonu bağımsız olarak işletilir. Yani bireysel emeklilik sistemi aslında bir sosyal güvenlik sistemi değil, her koyunun kendi bacağından asıldığı bir bireysel tasarruf sistemidir. Bireysel sistemde, işçilerin çalışma yılları boyunca yaptığı tasarrufların emeklilik yıllarında gelir kaynağı olması ilkesi gözetilir. Bireysel hesapta biriken fonlar borsa ve piyasada değerlendirilerek, sosyal fonlardan daha yüksek bir emeklilik maaşı getirisi temin edeceği varsayılır. Daha çok tasarruf yapabilenlerin, daha çok prim kesintisiyle daha yüksek emeklilik maaşı elde edebileceği varsayılır. Ancak gerçekler, anlatılanların yakınından bile geçmez.
Bireysel emeklilik sigortası her şeyden önce pahalı bir sistemdir. Fonların yönetimi, işletilmesi kamu sistemlerinden en az 10 kat daha pahalıya malolur. Sigorta şirketlerinin üst yönetimleri, pazarlama ve yönetim bölümleri, borsa ve piyasa aktörleri bu fonlar üzerinden büyük paralar kazanacaktır. Bu pahalı sisteme prim ödeyebilecek düzeyde ücret alan işçiler, ABD’de bile tüm işçilerin %10’u kadardır. Yani düşük ücretli işçilerin bu sisteme prim ödemeleri ve dahil olmaları güçtür, düşük primle dahil olmaları ise emekli maaşında yükselme beklentilerini düşürür. Kaldı ki, kapitalist ekonominin iniş çıkışlı işleyişi içerisinde işçilerin düzenli ve istikrarlı bir gelire uzun yıllar sahip olmaları zayıf bir olasılıktır, aradaki kesinti ve işsizlik dönemleri prim ödemelerini aksatacak, emeklilik geliri kayıplarına yol açacaktır. Herşey yolunda gitse bile, kapitalist ekonominin sık görülen kriz dönemlerinde bireysel emeklilik fonları zarar edebilecektir. Hatta bazen emekli maaşları için ayrılan fonları piyasada spekülasyon için kullanan sigorta şirketlerinin iflas etmesi yüzünden bireysel emeklilik fonlarının battığı da bilinmektedir. Bu riskleri bir yana, bireysel emeklilik sistemleri, kamu sigorta sistemlerinden farklı olarak çalışanların eş ve çocuklarına, bakmakla yükümlü oldukları aile üyelerine ödeme yapmaz, sigortalılara emekli maaşı ödemelerinde sosyal adalet ilkesine uygun bir eşitlik anlayışıyla hareket etmez. Bireysel emeklilik sigortaları, sosyal sigortalarda mevcut emeklilik sistemlerinin yetersiz fonlanması problemine çözüm olamaz. Sosyal emeklilik programlarına devlet bütçesinden yeterli bir kaynak ayrılması, sosyal adaleti gözeten bir politik tercihe dayanacak tek çözüm yoludur.
Sosyal güvenlik sisteminin sağlık ve hastalık sigortaları kanadındaki gerçekler, emeklilik bacağından farklı değildir. AKP hükümetinin çökerttiği kamu sağlık hizmetleri yerine özel sağlık kuruluşlarını geçirmek, düşük ücretli yoksulları yetersiz ve asgari düzeyde sağlık güvenceleri veren genel sağlık sigortasına bağlamak, daha yüksek ücretlilere ise cepten veya özel sağlık sigortası önermek esaslarına dayanan politikası, çıkmaz bir sokaktır. Bir defa sistem tıpkı özel emeklilik sigortası gibi ve benzer nedenlerle pahalıdır. Sağlık sigortasında özel poliçeleri satın almaya yönelme oranı, ABD’de bile işçilerin ufak bir azınlığının tercihi olmuştur. Türkiye’de özel sağlık sigortalarının büyük bir taban oluşturma şansı yoktur. Kaldı ki AKP’nin önerdiği GSS (Genel Sağlık Sigortası) modeli olsun, Özel Sağlık Sigortaları olsun gerçek anlamda bir sağlık güvencesi sistemi oluşturmaktan fersah fersah uzaktadır. GSS modeli, sunduğu teminat kapsamı bakımından son derece kısıtlı, ilerde daha da kısıtlanmaya açık, güvencelerinde önemli boşluklar olan bir modeldir, gerçek bir sosyal sigorta sistemi bile sayılamaz. Parası olanın cepten yapacağı ödemelerle sağlık hizmetine erişebileceği, parası olamayanın ise sağlık hizmetinden yoksun kalacağı bu sistemin işlemesi de çok pahalıya malolacaktır, çünkü sağlık hizmetleri de özelleştirilmiştir. Özel ilaç tekelleriyle birlikte özel hastane tekelleri kısa bir süre içinde GSS sisteminde ücret bordrolarından yapılan prim kesintileriyle biriken fonların yağmalanmasına ve prim kesintilerinin 10 katı yükseltilmesine yol açacak, işlerin iyi gittiği dönemde işçilerine grup özel sağlık sigortası yapan firmalar bundan vazgçecek, teminat kapsamını daraltmayı seçecektir.
GSS sisteminin bugünden açıkça görünür olan iflasını önlemek için hükümet ve sağlık patronları, sistem içinde çalışmaya çekilen sağlık emekçilerinin ücretlerini kısmaya dönük bir politika izleyecektir. En yoksullara yönelik ikinci sınıf yetersiz hizmet vermek üzere çalıştırılacak devlet hastaneleri de sağlık işkolunda çalışanların ücretlerini baskı altında tutmaya ve en yoksullara görünüşte bir sağlık hizmeti veriliyor izlenimi yaratmaya dönük çalışacaktır.
Özel sağlık sigortasının, patronlara işçiler üzerinde vesayet kurma olanağı tanıdığı, işçiler için bir sosyal hak olarak görülmediği, tersine işçileri denetlemenin bir aracı olduğu bilinmektedir. Özel sağlık sigortaları, sosyal güvence arayışının özel şirketler tarafından ticari istismar aracı olarak piyasa malı haline getirilmesidir, GSS ise yokolan sosyal sağlık güvencesinin üzerine örtülen bir şaldır. Ne GSS ne de özel sağlık sigortaları, kamusal güvencelere dayanan ve devlet tarafından sunulan sağlık sistemlerinden farklı olarak, sosyal adalet ilkesine uygun bir eşitlik anlayışıyla hareket edebilir. GSS ve özel sağlık sigortaları, mevcut sistemlerinin ödemeler açığı problemine çözüm olamaz. Özel hastanecilik ise devlet tarafından sunulacak ulusal düzeyde bütünleşmiş bir sağlık hizmetinin yerini alamaz. Sağlık hizmetlerinin ve ilaç endüstrisinin ülke çapında devletleştirilmesi ve herkese eşit, nitelikli, erişilebilir bir sağlık hizmetinin sosyal olarak garanti edilmesi, sağlık hizmetlerine devlet bütçesinden yeterli bir kaynak ayrılması, sosyal adaleti gözeten bir politik tercihe dayanacak tek çözüm yoludur.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)